EVREN’İN HİKAYESİ

Yayınlandı: Şubat 12, 2012 / Bilim

                  Arkadaşlar; Neden Buradayız,  Nereden geliyoruz ve Nereye gideceğiz gibi sorulara yanıt ararken kâinatı tüm fizik kurallarıyla anlatmaya çalışacağım. Evrenimiz bir hiçlikten, yani bugünkü ifadesiyle  Big Bang’den meydana geldi. Bilim adamları buna mutlak tekillikte diyor. Size bu konuda küçücük bir bilgi vermek istiyorum. Örneğin içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisini klasik bir patlamayla oluşturmaya çalışsaydık,  bunu 385 ton yüksek enerjili patlayıcı ihtiva eden bir küp şeker sayesinde yapabilirdik. Ama evrenin oluşumu ise sonsuz yoğunlukta ve sonsuz enerjideki, protondan daha küçük bir atomaltı parçacığın patlaması sonucunda oluşmuştur.Ve de bizim bildiğimiz Evren ilk 3 dakikada meydana geldi. Örneğin, bu 3 dakikada bir yumurta pişirebiliriz. Bu 3 dakikada Evren, sütsü bir kıvamdaydı ve de herşey birbirine girmişti. Işık bile bu sütsü çorbadan çıkamayacaktır. Ama ilk önce Evrenin oluşma anının 1 saniyesinde kaderimizi belirleyen şu önemli sıraya bir göz atalım; Örneğin 10 üzeri -43 saniye de Evrendeki bütün kuvvetler birdi. Daha sonra 10 üzeri -36 saniyede yerçekimi bu kuvvetlerden ayrıldı ve de diğer nükleer kuvvetlerde ardından teker teker ayrıldı. 10 üzeri -32 saniyede ise Evren çok hızlı genişledi. Bu hız ise ışıktan daha hızlı bir şekilde gerçekleşti. Ve de defalarca bunun gerçekleştiği belirtiliyor. Örneğin bunu şöyle düşünebiliriz: Atomdan daha küçükken bir anda golf topu büyüklüğüne erişmesi gibi. Bu da 100 milyar kez demek anlamına geliyor. Bu teorinin adı olan Şişme Teorisini öne süren bilim adamı Alan Guth ise, şişmenin hangi esnada gerçekleştiği konusunda kesin ifadeler kullanmıyor. Alan Guth bunun yerçekiminin diğer kuvvetlerden  ayrıldıktan sonra olabileceğini belirtiyor. Daha sonra ise 10 üzeri -6 saniye de Evrendeki maddenin ilk oluşma anı olan kuark çorbası oluştu. Bu çorba çok yoğun ve de çok sıcaktı. Bu sıcaklıkta hiçbir atom var olamayacağına göre de çünkü kinetik enerjiden dolayı atomlar parçalanabilmektedir.İşte bu nedenle bu evrede sıvı gibi bir kuark çorbası oluşmuştur. Çünkü bir buzu buhar odasına koyamayız. Koyduğumuzda ise eriyerek gaz haline geçecektir. Örneğin biz, bu evreye Kgp(Kuark Gluon Plazması) dedik ve de bu maddenin yeni bir halidir yani 5. hali. Bunun simülasyonunu ise biz, parçacık hızlandırıcılarıyla yapıyoruz. Çünkü bu madde çok sıcak(200 Gev) ve de çok yoğundur. Yaptığımız simülasyonlarda ise, örneğin 2000’li yıllarda  Amerika’da bulunan Rhıc hızlandırıcısında altın atomlarını birbirlerine çarpıştırdık. Bu çarpıştırmalar neticesinde ise bir buhar çıkacağını umuyorduk ama ne yazık ki sıvı gibi bir şey çıktı. Ve de buna çok şaşırdığımızı size söylemek istiyorum. Böylelikle de subatomic parçacıkların gaz formunu elemiş olduk. Ve de bu araştırmaların sonuçları ancak 2005 yılında açıklanabilmiştir. Görüldüğü üzere Evrenin simülasyonu ne kadar uzun sürmüştür. Ama bu çarpıştırmalar sırasında bir şey daha keşfettik,  Madde ve Antimadde eşit olarak üretiliyor. Örneğin Madde ve Antimadde arasında bir simetri kırılması sonucunda madde lehine bir üstünlük sağlanmış ve de biz oluşmuşuz. Bu simetriyi kıran neydi? Teoriler Antimaddenin daha dayanıksız ve de daha hızlı çürüdüğünü söylüyor. Yani bunu belli bir yerde duran bir şeyin daha hızlı bozulması olarak da örnekleyebiliriz. Buna göre de madde üstün geldi ve de biz oluştuk. Yani biz, Madde ve Antimadde arasındaki savaştan galip çıkan tortularız. Konumuza dönecek olursak, Big Bangin 1 saniyesinde Evrenin inşa blokları yaratılmış. Buna Evrenin geleceği de dahil yani kaderimiz. Daha sonra ilk 3 dakikada protonlar ve nötronlar birleşmiş. Elektronların bu atomlarla birleşmesi için 380.000 yıl geçmesi gerekecekti. Daha sonra da fotonlar evrende cirit atmaya başlamış ve de 200 milyon yıl sonra da ilk yıldızlar oluşmuş. 1 milyar yıl sonra ise Galaksiler oluşmaya başlamış ve de ardından 9 milyar yıl sonra da Dünyamız oluşmuştur. Biz ise bu evrenin kuyruğunu kısaca şöyle yakalayabildik: Bilim adamları elektronların yavaşlama süresini 380.000 yıl olarak hesapladı. Buna göre de Evrenin atomlarına kavuşması 380.000 yıl sonra olmuş ve de bu yukarıda belirttiğim üzere yavaşlayan elektronlar nedeniyle olabilmiştir. İşte bu evreyi biz, Wmap uydusunun bize gönderdiği harita sayesinde görebildik. Wmap’ı biz, Evren’deki ısıyı görüntüleyen bir kamera olarakta düşünebiliriz. Peki, bu ısı ne anlama gelebilir diye bir soru sorsam acaba ne derdiniz? Arkadaşlar, bu ısı öncelikle bize maddenin Evren’de nerelerde yoğunlaştığını göstermektedir. Yani, Wmap’ın bu gönderdiği haritaya bakarak Evren’de maddenin nerelerde yoğunlaştığını belirleyebiliriz. Bu da bize, Big Bang’den sonraki süreçte madde nasıl şekil aldı gibi sorulara yanıt verecektir. Big Bang’den 380.000 yıl sonra da oluşan ilk atomlar ise, hidrojen ve helyumdur. Bu atomların oluşma süreci ise, çok kolaydır. Elektronlar yavaşladığında atomun çekirdeğine yapışarak, böylelikle ilk atomları oluşturur. Kısacası, içtiğimiz sudaki hidrojen çok eskidir. Evren’in bir atom boyutundan bir tenis topuna kadar genişlemesi ise, oldukça kısa sürdü. Bu süreye ise, Planck zamanı denir. Bu süre ayrıca da zamanın en küçük  birimidir. Planck bu zamanı, 6,626.10-34 olarak hesaplamıştır. Daha sonra da yukarıda belirttiğim üzere Evren, defalarca kez genişledi hem de ışık hızını aşacak şekilde. Bu sayede de Evrenin her tarafına yayılan Kozmik Mikro Dalga Arka Plan Işımasının ısısı heryerde homojen bir şekle büründü. Yazıma ilk girişte de kısaca anlattığım Şişme Teorisinin öne sürülme nedenine gelecek olursak; kısaca elimizde başka bir seçenek yok. Çünkü Evren o kadar yaşlı değil ve de bu nedenle Evrende gördüğümüz bu kadar olağanca maddenin de homojen olmaması gerekiyor. Ayrıca bilindik patlamalarda etrafa yayılan sıcaklık her tarafta İzotropik değildir. Örneğin dinamiti ele alalım, dinamitin patlaması sırasında etrafa yayılan sıcaklığı ölçtüğümüzde bu kesinlikle eşit değildir. Ama Big Bangden yayılan Kozmik Arka Plan Işımasının sıcaklığı ise her yerde çok küçük bir farka örneğin 100.000’de 1’lik bir sıcaklık farkına sahip olduğu deneylerle kanıtlanmıştır. Bu deneyin sahipleri olan George Smoot ve John C.Mather adındaki iki Amerikalı araştırmacı da bu nedenle 2006 yılı Nobel fizik ödülüne sahip olmuşlardır. İşte bu nedenlerden ötürü Şişme Teorisi kabul gördü ve de bu teori Evrenin sonsuz olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca bunlara ilaveten bu deney, Kozmik Arka Plan Işımasının varlığı konusuna ve de Big Bang teorisine daha fazla netlik kazandırmıştır. Biz ise bu evreyi yani Kozmik Arka Plan Işıması denen bu radyo dalgalarını Arno Allan Penzias ve Robert Woodrow Wilson adındaki bilim adamları sayesinde biliyoruz. Penzias ve Wilson, 1964 tarihinde buldukları bu radyo dalgalarını ilk önceleri kuş gübresinden kaynaklanmış olabileceği sonucuna varmışlar ama daha sonraları bu sesin Big Bang’den kaynaklanan bir ses olduğu anlaşılmıştır. Daha sonra da Penzias ve Wilson bu nedenle 1978’de Nobel fizik ödülü almışlardır. Şu an ise Evren, Einstein’ın belirttiği üzere Uzay-Zaman olarak nitelendirilmektedir. Peki, Zaman sizce nedir, ilk önce onu bir anlamaya çalışalım? Bazı bilim adamları zamanın bir illüzyon bir ibaret olduğunu ve de bunun gerçekliğinin Gama ışını patlamasında belirlenebileceğini belirtiyorlar. Örneğin Gama Işını patlaması sırasında etrafa saçılan parçacıkların hızının, ışık hızını geçtiği anlaşılırsa işte o zaman bu bilim adamları zamanın bir illüzyon mu yoksa gerçek mi olduğunu bilebilecekler.  Ama ben burada zamanın gerçek olduğundan yola çıkarak size anlatımlar yapacağım. Örneğin atalarımız zamanı etkin bir şekilde kullanarak medeniyetimizin gelişmesini ve de ilerlemesini sağlamıştır. Bunu ise Güneşe ve Aya bakarak ve de bu sayede de tarım ürünlerinin hasat zamanını belirleyerek başarmışlardır. Eğer zamanı kullanma becerimiz olmasaydı,  çok kısa bir örnek verecek olursak bugün ne arabalarımız ne de petrolü işleyebilecek teknolojimiz olurdu. Örneğin mısırdan damıtma teknolojisiyle viskiye ulaştığımız teknolojiyle bugün kullanılan petrol damıtım teknolojisi hemen hemen aynıdır. Bu da bize mazotu, benzini hatta propanı bile vermiştir. Hitlerin V2 roketlerinde kullandığı etanol’da bile zamanın etkisini kolaylıkla görebiliriz.  Bu da bizi ta Aya çıkışa kadar götürmektedir. Yani Aya çıkışta bile etanolü ve de zamanı etkin bir şekilde kullanma becerimiz yatmaktadır. Ama zamanın teknik bir açıklamasını yapacak olursak, bugün zamanı saniyede 9 milyon kez atan sezyum kaynaklı bir atom saatiyle ölçüyoruz. Bu da nanosaniyenin 10 milyonda birine denk gelmektedir. Bu bahsettiğim saat ise şöyle çalışmaktadır:  Sezyum atomunun içindeki nükleer titreşimler çok hassas bir şekilde sayılarak bu sayede zaman dediğimiz kavrama çok hassas bir şekilde yaklaşılıyor. Bu saatler genelde her yerde bulunmakla birlikte zamanın merkezi olan Amerikadaki Nist’te çok daha teknolojiği bulunmaktadır. Örneğin burada bulunan saat, zamanı 16 basamağa kadar ölçebiliyor. Eğer 17 basamağa kadar zamanı ölçen bir saatimiz olsaydı, Dünya yüzeyinden 30 cm yukarıya konulan bir cismin yerçekimsel farklılığından dolayı ve de bu nedenle zamandaki etkisini görebilirdik. Yani saniyeyi 1 katrilyon parçaya ayırdığımızda zamanın her yerde farklı aktığını sonucuna ulaşacaktık. Ama burada sorun, zamanın niye ileri akıyor oluşudur? Bunu ise şöyle örnekleyebiliriz; Neden kutuplarda denize düşen bir buz parçası yeniden yerine gelerek eski haline dönerek bir buz parçası olamıyor? Bu ise genelde hep Termodinamiğin 2.kanunuyla açıklanmaktadır. Termodinamik,  Sanayi devriminde ortaya çıkan bir fizik dalıdır. O zaman ısı, iş, verimlilik gibi konularda sıkıntı çekiliyordu. İşte bu konuları anlamamıza Termodinamik bilimi yardımcı oldu diyebiliriz. Bu kanuna göre Entropi her zaman artmaktadır. Yani, Zaman her zaman ileriye doğru akar. Zamanın akış yönü,  Termodinamiğin 2.kanunuyla açıklanmaktadır. Bu kanuna göre de geçmiş ve gelecek arasında bir fark olmalıdır. Termodinamiğin 2.kanununun belirttiği üzere Entropi her zaman artar ve sonuçta da bir düzensizlik oluşur. Eskiden Evren düzenliydi. Ama zaman ilerledikçe düzensizlik arttı ve en sonunda da Evren’de hiçbir ışık kalmayacak ve de tüm yıldızların ışığı sönecektir. Bu bizim alın yazımız ve de kaderimize de işlenmiştir. Hiçbir şey sonsuza kadar var olamaz. Buna Evren’de dâhildir. Amerikan Bilim Adamları, Big Bang’i iki zarın birbirine çarpması olarak nitelendiriyor. Daha sonra da bu çarpışmaların sonsuza kadar devam edeceği belirtiliyor. Ayrıca; bu Bilim Adamları bu zarın, bizim Evrenimizden olan uzaklığını da bir atom boyutunda olduğunu hesaplamışlar. Bu zarı da bilmeyenler için söyleyeyim: Paralel Evrenlerdir. Peki, bu çarpışmalar ne zaman olabilir? Bu soruyu da bilim adamları trilyonlarca yıl sonra olarak cevaplıyor. Örneğin, 1 trilyon yıl bunun için yeterli olduğu belirtilmektedir. Eğer böyle olmasaydı çok sık Big Bang olurdu. Bu nedenle de işte bu teoriye biz Fizikçiler  Döngüsel Teori diyoruz. Ayrıca bu Teori matematiksel olarakta hesaplanmıştır. Ama, ne derece doğru olduğu şu an bilinemiyor! Yalnızca, bilim adamları  bazı bilimsel tahminler öne sürüyorlar. Örneğin, Planck uydusunun Yerçekimi dalgalarını bulması umuluyor. Eğer Planck uydusu Yerçekimi dalgalarını bulacak olursa, bu sefer Döngüsel Teori kanıtlanmış olacak. Eğer Planck uydusu bu yerçekimi dalgalarını bulamayacak olursa, Hiçlik Teorisine(Big Bang) tamam, doğru diyeceğiz ve de bu teoriyle yolumuza devam edeceğiz.  Planck Uydusunun, Wmap uydusundan çok daha kaliteli olduğunu da burada belirtmekte fayda görüyorum. Örneğin Planck uydusu, Wmapten 2 kat daha fazla alanı tarıyor ve de Wmapten 10 kat daha hassastır. Big Bang’den sonra da birçok Evren de oluşmuş olabilir. Ama şu ana kadar bu kanıtlanmış değildir. Ama, bu patlamadan önce acaba neler olmuştu. Acaba Big Bang’den önce zaman var mıydı? Hatta Einstein, Uzay ve Zamanın birbirine eklenmiş olduğunu söyleyerek Uzayın 4 boyutlu olduğunu bile söylemiştir. Daha sonra da ortaya atılan Sicim Teorisi, Uzayın 10 boyut olduğunu belirtmiştir. Acaba Uzay, 4 boyutlu mu yoksa 10 boyutlu mudur? Cern’de bu boyut meselesine çözümler aranmaktadır. Big Bang, golf topu büyüklüğündeki sınırsız sıcaklık ve z yoğunluktaki bir enerjiden meydana geldi. Bu sıcaklığa Fizikteki ifadesiyle Planck sıcaklığı deniliyor. Big Bang’in içinde ise, maddeye dönüşecek olan enerji yüklüydü. Einstein’ın E=mc2 formülü, enerjinin maddeye dönüşeceğinin anahtarıdır. Big Bang’in enerjisi ise, daha sonra maddeye dönüşecektir. Bilim adamları tarafından Big Bang’in patlamasının ışık hızından daha hızlı olduğu belirtiliyor. Bu hız, bizim anladığımız Fizikle anlaşılamamıştır. Nedeni ise de hiçbir şey ışık hızından daha hızlı olamaz. Daha sonra da ilk atom olan Hidrojen gazı atomları ortaya çıktı. Örneğin, İçtiğimiz su bize Big Bang’in armağanıdır. Yerçekimi, hidrojen gazını birleştirmek için çok büyük bir basınç uyguladı. Bu basınçta  hidrojen atomlarını büyük bir kuvvetle sıkıştırdı. Daha sonra da hidrojen atomlarının bu sıkışması çok büyük bir yıldızı meydana getirdi. Biz fizikçiler bu yıldıza Hidrojen Devi diyoruz. Daha sonra da bu kocaman Yıldız, ki bu Yıldız bizim Güneşimizden 100- 200 kat daha büyüktür, ancak 2 veya 3 milyon yıl yaşayabildi.Çünkü bu çok büyük Yıldızlar içindeki yakıt olan hidrojeni çok hızlı yakarlar. Daha sonra da bu yıldızlar Hipernova biçiminde patlarlar. Ama bu yıldızların çalışma mantığı da bizim Güneşimizle aynıdır. Örneğin bu Hidrojen Devleri içindeki hidrojeni büyük bir kuvvetle sıkıştırarak çekirdeğindeki sıcaklığı 10.000.000 derecelere kadar çıkartır. Daha sonra da bu basınç ve sıcaklıktaki hidrojen atomları, helyum atomlarına dönüşür.  Ama bu dönüşüm geriye de bir artık kütle bırakır.  Bu artık kütle de Einstein’ın formüle ettiği gibi E=mc2 şeklinde ortaya çıkacaktı. Bu yıldızın içinde bulunan büyük basınç altındaki helyum atomları da Karbon atomlarına; Karbon atomları da neon ve oksijen gibi atomlara dönüştü. Daha sonra da bu atomlarda demir atomlarına dönüştü. Yani, yıldızın çekirdeğinin merkezinde en ağır element olan demir bulunmaktadır. Yıldız, ömrünün sonuna geldiğinde ise, patlayarak bünyesinde bulundurduğu bütün atomları Evren’e saçtı. Örneğin; Parmağımıza taktığımız yüzükteki altın, yıldızların bize armağanıdır. Yalnız, yüksek basınç altındaki Demir atomları da patlama sırasında Altın, Platin ve Kurşun gibi atomlara dönüşür. Bu patlamaya biz Fizikçiler, Süpernova diyoruz. Örneğin; Demir, Altın, Platin gibi ağır elementler Süpernova patlaması sayesinde oluşmuştur. Daha sonra da Evren’deki bütün Galaksiler ve Gezegenler Yerçekimi nedeniyle, bu Hidrojen atomunun birleşmesi sayesinde oluşacaktı. Örneğin, Hidrojen atomundan bütün maddeler üretilebilinir. Bunu bir örnekle şöyle belirtebiliriz: İki hidrojen döteryumu birleşerek Helyum elementini oluşturur. Helyum atomları da birleşerek Karbon atomuna dönüşme özelliği vardır. Peki, bu maddeler nerelerde oluşabilir. Bu maddeler sadece Yıldızların içinde oluşmaktadır. Nedeni ise de Yıldızların merkezinde oluşan sıcaklığın bu elementleri kaynaştıracak yeteneğe sahip olmasıdır. Yıldızların merkezlerinde ise,  demir gibi ağır elementler bulunur. Yıldız, bilindiği üzere yakıt olarak ilk olarak hidrojen gazını yakar. Hidrojen bittiğinde ise, Helyum gazı yakılmaya başlanır. Helyumu yakan Yıldız, sıcaklığını olağanüstü bir şekilde arttırır. Daha sonra da Yıldız, olağanüstü bir şekilde büyür. Yıldız, Helyumu yakarken iki element daha oluşur. Bu elementler karbon ve oksijendir. Helyum tükendiğinde ise üçüncü aşamaya geçilir. Bu üçüncü aşamada da Yıldız da Alüminyum gibi elementler oluşur. Bu aşamaya geçen Yıldızın ömrü ise,  1 milyon yıldır. Eğer, Yıldızın çekirdeğinde Demir oluşmuşsa artık Güneş yok olacak demektir. Bundan kaçış yoktur. Big Bang, Yerçekimini de oluşturmuştur. Yerçekiminin ilk oluşturulan kuvvet olduğu sanılıyor. Yerçekiminin babası da Isaac Newton’dur. Isaac Newton, Yerçekimini şöyle ifade etmiştir;  İki kütlenin Uzayda birbirine uyguladığı kuvvettir. Ama, bu çekme yarışını büyük kütleli cismin kazanacağı aşikârdır. Daha sonra da Isaac Newton, Yerçekimini şöyle formüle etmiştir: F= G.M1.M2/r2. Isaac Newton’un Yerçekimi formülü küçük kütleli cimlerde doğru değer verirken, büyük kütleli cisimlerde hata vermektedir. Örneğin, Güneş gibi. Ama Fiziğin Devi olan Albert Einstein ise, Yerçekimini şöyle ifade etmiştir: Yerçekimi, kütlenin Uzay-zamanda yarattığı çöküntüdür. Mesela, sofra örtüsüne demir bilye attığımızı düşünelim. Bu demir bilye, sofra örtüsünde çöküntü yaratacağı gibi yanına atılan camdan yapılan bilyeyi de yanına çekeceği hata götürmez bir gerçektir. Albert Einstein, bu konuda daha da ileri giderek Yerçekiminin her şeyle etkileşime gireceğini örneğin, Yerçekiminin bir elektromanyetik dalga olan ışığı bile eğeceğini de söylemiştir. Bu teoride daha sonra büyük bir Astronom olan Eddington tarafından kanıtlanmıştır. Eddington eğrilme derecesinin, bir mm’nin altında olduğunu saptamıştır. Einstein da değeri bir mm’nin altında bulmuştur. Sonuç olarak Nasa, büyük gök cisimlerine uydu gönderirken Einstein’ın Yerçekimi denklemini kullanıyor. Örneğin Jüpiter. Isaac Newton’un Yerçekimi formülü ise, Ay gibi küçük cisimlerinde kullanılmaktadır. Yerçekimi; Dünyadaki her şeyi aşağıya düşüren 4 temel kuvvetten birisidir. Dünyada ise, Yerçekimi kuvveti farklılık göstermektedir. Örneğin, Yoğunluğun yüksek olduğu yerlerin Yerçekimi kuvveti de yüksek olabiliyor. Basra Körfezinde de bu nedenle yüksek Yerçekimi kuvveti bulunmaktadır. Ama, bunun nedeni o sıralar anlaşılamamıştır. Daha sonra ise, bu olayın Bilim adamları tarafından Yerkabuğundaki kalınlık farkından dolayı olduğu anlaşılmıştır. Yani, Yerkabuğunun kalınlığı ince olduğu zaman yoğunluğu azalıyor ve de böylelikle Yerçekimi kuvveti azalıyor. Ama, Yerkabuğunun kalınlığı kalın olduğu zaman ise de Yerçekimi de böylelikle artmaktadır. Amerika tarafından Uzaya gönderilen Gares uydusu, Dünyadaki Yerçekimi farklılıklarını ölçebiliyor. En yüksek Yerçekimi kuvvetine sahip olan yerler de kırmızı renkle işaretlenmektedir.  Evren’de 4 temel kuvvet olduğunu biliyoruz. Bu kuvvetler: 1)Yerçekimi kuvveti  2)Elektromanyetik Kuvvet  3)Zayıf Kuvvet(Radyoaktif Kuvvet) 4)Baskın Kuvvet(Nükleer Kuvvet)

Yukarıda anlattığım Yerçekimi Kuvvetinin, Graviton denilen parçacıklarla taşındığı sanılıyor. Ama bu parçacıklar şu ana kadar saptanamadı.

Elektromanyetik Kuvvetin, foton denilen parçacıklarla taşındığı sanılıyor. Bu parçacıklar saptanabildi. Yemek için tencereye attığımız çorbanın birbirine karışmasını sağlayan kuvvet bu kuvvettir.

Zayıf Kuvvete, Radyoaktiflik de deniliyor. W bozonuyla taşındığı sanılıyor. Bu parçacıklar saptanabildi. En bariz örneği, Muzdaki potasyum 40 elementi.

Güçlü Nükleer Kuvvet ise, Atomun çekirdeğindeki proton ve nötronları bir arada tutuyor. Gluon denilen parçacıklarla taşındığı sanılıyor. Bu parçacıklar saptandı. Bu dört temel kuvvet, Big Bang’le birlikte Uzaya eşit bir şekilde yayıldı. Bu dört temel kuvvet, Dünyada öyle hassas bir şekilde bir araya geldi ki, böylelikle yaşam oluşabiliyor.  Eğer bu kuvvetlerden biri yüksek olsaydı, Dünya’da yaşam oluşamazdı. Bilim adamları; Güçlü Nükleer Kuvveti, Elektromanyetik Kuvveti ve Zayıf Kuvveti birleştirerek Standart Model adında bir Teori üretti. Standart Model Teorisi ise, Higgs bozonu’nun olması gerektiğini belirtiyor. Bilindiği üzere Evrenimiz atomlardan oluşmuştur. İlk modern atom tanımını da Rutherford yapmıştır. Rutherford,  %70 yoğunluklu artı yüklü Alfa ışınını ince metal bir plakaya gönderdiğinde Işınlar, Atomun içindeki artı yüklü çekirdekle karşılaşmıştır. Daha sonra da Rutherford, bu ışının ufak bir sapmaya uğrayacağını tahmin etmiştir. Ama daha sonra da bu olay tahmin ettiği gibi olmamış bazı ışınların çok büyük bir sapmaya uğradığı, hatta geldiği gibi aynen yansıdığı da olmuştur. Daha sonra ise de Rutherford,  ışını bu kadar büyük sapmaya uğratanın çekirdeğin çok yüksek yoğunluğu olduğunu anlamış ve de böylelikle boşluklu atom modeli teorisini öne sürmüştür. Daha sonra da bu teori değişikliğe uğrasa da günümüz Atom teorisinin temelini, Rutherford atmıştır. Acaba vücudumuza yaşam veren atomlar nereden geldi? Yaşam nasıl oluştu? Standart modelin öngördüğü Tanrı parçacığı denen ve atomu bir arada tutan Higgs bozonu Atomun içinde gizli mi? Bu ve bunun gibi sorulara cevap bulabilmek için Lederman adındaki İskoç fizikçi, Parçacık hızlandırıcısı yapılması fikrini ortaya koydu. Fermilab Parçacık hızlandırıcısının ve de dolayısıyla Cern Parçacık hızlandırıcısının yapılması fikri Lederman’ın fikridir. Bu çalışmalarından dolayı da Lederman, Nobel Fizik Ödülü almıştır. Cern parçacık hızlandırıcısının yapılması ise, 10 milyar dolara mal olmuştur. Burada parçacıklar, 14 trilyon volt enerjiye kadar hızlandırılabiliniyor. Ama bu enerjiye şu an çıkılamadı. Çıkmak istediler; ama mıknatıslar yandı. Makine 1 yıl bakıma alındı. Cern de 4 adet detektör(algılayıcı) vardır. En önemlileri de Atlas ve Cms detektörüdür. Cern’deki Detektörler 25 nanosaniyede bir fotoğraf çekebiliyor. Bu da saniyede 40 milyon fotoğrafa denk geliyor. Peki, neden bu kadar maliyete ve eziyete katlanılıyor sizce? Yani, neden Parçacık Çarpıştırıcıları kullanılıyor ve de başka bir şey kullanılamıyor mu? Bunun cevabını söyleyeyim: Yüksek enerjilerde veya yüksek ısılarda da diyebiliriz, bildiğimiz Fizik kurallarının hepsi farklı işlemektedir. Örneğin, şöyle bir şey söylesem inanır mıydınız? Yüksek sıcaklıklarda, Elektromanyetik kuvvet ve Zayıf kuvvet birleşmektedir. İşte bu olağandışı sonuçlar, biz Fizikçileri Parçacık Hızlandırıcılarılarına yönlendiriyor. Ayrıca; Küçük bir Karadeliğin, Büyük bir Karadeliğin etrafındaki dönüşünü araştıran bilim adamları,  Küçük Karadeliğin bu dönüşünün aynı atomun etrafında dönen elektronlar gibi olduğu sonucuna ulaştılar. İşte bu olaylar, biz Fizikçilere çok garip gelen şeylerdir. Yani, bu ve bunun gibi olayların üzerlerine gidilmesi, biz Fizikçiler için çok önemlidir. Peki, Cern’de çarpıştırmalar nasıl yapılıyor? İki proton ters yönde yaklaşık Işık hızının %99’ına kadar hızlandırılıyor ve de daha sonra kafa kafaya çarpıştırılıyor. Bu çarpışmalardan etrafa bir sürü alt parçacık fırlıyor. Bu alt parçacıkların bazıları saniyenin milyarda birinde yok olurken bazılarının da yaşam süreleri çok uzun oluyor. İçinde en ilginç olanı ise, yazıma ilk girişte de kısaca anlattığım Antimaddedir.  Antimadde maddenin zıttı anlamına geliyor. Antimadde- Madde karşılaşmasında ise, çok yüksek enerji açığa çıkmaktadır. Örneğin 1 gram Antimadde, Maddeyle birleştiğinde ise, Hiroşima’ya atılan bombaya eşdeğer bir güç üretmektedir.  Onun içindir ki Antimadde-Madde birleşmesinden çıkan enerji saf haldedir yani bu enerji %100 oranındaki bir enerjidir. Dünyada ise, bu oranda bir enerji kaynağı yoktur. Örneğin Nükleer enerjiden çıkan enerji bile buna yetişememektedir. Motoru  Antimaddeden yapılma bir Uzay gemisi ise, bizi en yakın yıldız olan Alfa Centauri’ye ışık hızının %10’luk bir hızla 40 yılda ulaştırabilir. Bunun için de gerekli Antimadde miktarı ise, 17 gram yani 4 adet küp şekerin ağırlığından biraz daha azdır. Ama, Antimaddenin maliyeti çok yüksektir. Örneğin 30 gram Antimadde  24 trilyona mal olmaktadır. Onun içindir ki, Antimaddeden yapılma Uzay gemisi gerçekte yapılamıyor. Ama, Antimadde üretmek o kadar da kolay değildir. 1 gram Antimadde üretmek için Cern’in 1000’lerce hatta 10.000’lerce sene çalışması gerekiyor.  Antimadde bombasının da yapılması çok zor hatta imkânsız gibi görünüyor bu durumda. Şöyle bir soru geldi aklıma? Neden biz madde toplumunda yaşıyoruz da Antimadde toplumunda yaşamıyoruz? Örneğin, Antimaddeden yapılma vücudumuz bizim aynadaki yansımamıza benzediğine göre, neden Yaratıcı bizi Antimaddeden değil de maddeden yarattı. Einstein’ın tarihe damga vuran bir sözü vardır: Tanrı zar atmaz diye. İşte bu söz, bu olayı tam anlamıyla anlatıyor. Bildiğimiz Atom teorisinde, Atomun içinde çekirdek, Çekirdeğin etrafında da  (-) yüklü elektronlar bulunur. Çekirdeğin içinde de (+) yüklü proton ve (-) yüklü nötronlar bulunmaktadır. Peki, bu proton ve nötronun içinde acaba ne vardır? Proton ve Nötronun içinde ise, zerre denilen günümüz fizikçilerin peşinde koştuğu alt parçacıklar bulunmaktadır. Peki, bu alt parçacıkların içinde ne vardır acaba? İşte, biz Fizikçiler burada sıkışıp kaldık. Normalde bu alt parçacıkların çapı sıfıra eşittir. Sıfır olan bir şeyin içini de görmek imkânsızdır. Peki, bu alt parçacıklar nasıl görülebiliyor sizce? Şu ana kadar en ufak noktayı maksimum çözünürlülükte görebilmeyi, Eps denilen günümüz teknolojisinin ulaştığı en modern Mikroskopla yapabildik.  Atomun içinin araştırılmasının sebebi ise, nedir sizce? Bunun cevabı Big Bang’de yatmaktadır. Big Bang(Büyük Patlama) sonrasında etrafa saçılan maddeleri anladığımızda; yaşam nasıl oluştu, madde nasıl oluştu, gezegenler nasıl oluştu, Big Bang’i tetikleyen neydi, Paralel Evrenler mevcut mu? Bu ve bunun gibi sorulara böylelikle cevap bulabileceğiz. Örneğin, neden Dünyamız bir kütleye sahiptir? Bu fikirden esinlenen Peter Higgs adındaki İngiliz Teorik Fizikçi de Atomun içinde Higgs bozonu adında bir parçacık olması gerektiğini belirtmiştir. Daha sonra da Peter Higgs, bu parçacığın Atomu bir arada tuttuğunu da söylemiştir. Özellikle de bu parçacık, parçacıkların içinde en önemli olanıdır. Tabii ki de böyle bir parçacık varsa! Bu parçacığa Tanrı Parçacığı da denilmektedir. Şu ana kadar da Cern’de böyle bir parçacık bulunamadı. Ama 2 veya 3 yıla kadar bu parçacığın Cern’de bulunabileceği belirtiliyor. Bulunamazsa Standart Model çökecek mi, Bildiğimiz teoriler kendini çöpe mi atacak, Yoksa Peter Higgs yanılıyor mu diyeceğiz? Bunu Cern belli edecek. Cern, 14 trilyon volt enerjiye kadar Protonları çarpıştırabilmektedir. Bu enerji sınırında acaba bu parçacık bulunabilinecek midir? Bütün bu soruların cevabı yine Cern’de yatmaktadır. Cern’de cevap bekleyen sorular arasında, Yerçekimini taşıyan parçacık olduğu sanılan Gravitonlar da bulunmaktadır? Ama, Gravitonlar henüz Cern’de saptanamadı. Eğer, Gravitonlar bulunacak olursa, bence Fiziğin kutsal kâsesi de bulunmuş olacaktır. Nedenine gelince de Yerçekimi, Evren’deki en zayıf kuvvetlerden birisidir.  Eğer, Yerçekiminin bu kadar zayıf olmasında Ekstra Boyutlar etkiliyse, Yerçekimi de bu Ekstra Boyutlara kaçarak eşit bir şekilde dağılarak azalıyorsa,  işte bu büyük sorular Cern’de devamlı araştırılan konulardır.  Big Bang’in oluştuğu sırada, Yerçekimi kuvveti ne yüksek ne azdı. Yani, Yerçekimi kuvveti olması gereken miktarlardaydı. Büyük Patlamayla birlikte Evren’e, Madde ve Antimadde de saçıldı. Ama Madde ve Antimadde bir araya geldiğinde büyük bir patlama oluyordu. Sonuçta ise, savaşı Madde kazandı. Çünkü Madde, Antimaddeden daha çoktu. Bu patlamada atomlar gelişi güzel davranmak zorundaydı, yoksa Yerçekimi bu maddeleri bir araya getiremezdi. Yani, Evren’de Mükemmeliyetçi bir anlayış yoktur. Daha sonra da büyük bir yıldız, Süpernova biçiminde patlayarak Evren’de gördüğümüz her şeyi meydana getirdi.  Peki, Süpernova sizce nedir?  Süpernova kısaca şöyle izah edilebilinir: Yaşam sürelerinin sonuna gelen yıldızlar, kütle çekimi sayesinde çöker. Bu çökme sonucunda da Yıldızdan yayılan dalgalar, Yıldızın dış katmanıyla çarpışır. Bu çarpışma sonucunda da büyük bir patlama oluşur. Bu patlamanın sıcaklığı ise, 100 milyar derecedir. Bu patlamaya biz,  Süpernova diyoruz. Her yüzyılda bir, bütün galaksilerde Süpernova patlaması olmasına karşın, Samanyolu’nda şu ana kadar hiçbir Süpernova patlaması yaşanmadı. Gözlemleyebildiğimiz en önemli Süpernova patlaması ise, yakınımızdaki Tarantula bulutsusunda ve 55 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir Galakside yaşandı. Gökbilimciler, Dünyamıza 600 ışık yılı uzaklıktaki Orion Takımyıldızında bulunan Betelgeuse yıldızının, Süpernova biçiminde patlamasından şüpheleniyor. Betelgeuse yıldızı çok büyük bir yıldızdır. Betelgeuse’un büyüklüğünü şöyle bir örnekle de anlatabilirim:  Betelgeuse yıldızının içine Jüpiter’e kadar olan her şeyi koyabiliriz. Eğer, Betelgeuse yıldızı patlarsa Gündüz vakti, Güneşten sonra en parlak gök cismi olacaktır. Sonrasında ise; Bettelgeuse,  Nötron yıldızına dönüşerek kutuplarından ışık huzmeleri fışkırtacaktır. Süpernovadan sonra dağılan atomlar da Evren’de Nebula adı verilen bir bulutsuyu meydana getirdi. Bu bulutsular daha sonra da birleşerek bugün bildiğimiz Gezegenleri oluşturdu. Süpernovalar,  Evren’deki en muhteşem şeylerdir.  Süpernovaların çok çeşitli sınıflandırmaları bulunmaktadır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1)Tip1a: Nötron yıldızı, yakınındaki yıldızın maddesini çekerek çekirdeğinde çok büyük bir miktarda demir biriktirir. Daha sonra da bu yıldız patlar. Patlama sonucunda ise, bu yıldız etrafa demir atomları fışkırtır. Demir atomları sadece, Tip1a sınıfı Süpernova patlaması sonucu oluşur.

2)Tip2) Tek yıldız patlaması sonucu oluşurlar. Yıldız, hidrojeni yakıp helyuma çevirdiğinde yakacak bir şeyi kalmamıştır. Elinde sadece helyum kalmıştır. Helyumu da Yıldız, Karbona çevirir. Karbonu da bu yıldız, Nikel gibi ağır elementlere çevirir. Sonuçta da yakıtı bittiğinde,  bu yıldız dışarıya enerji vermeyi bırakmıştır. Bu nedenle de yıldızın çekirdeği, Yerçekimi nedeniyle çöker. Daha sonra da bu yıldız çok büyük bir kuvvetle patlar. Bu patlama sonucunda ise,  Altın, Nikel, Kobalt gibi ağır elementler oluşur. Sadece bu yıldız tipinde bu elementler oluşur. Daha sonra da bu yıldız bir nötron yıldızına dönüşür. Nötron yıldızına bir örnek vermek gerekecek olursak, Eiffel kulesinin bir toz tanesine sıkışmasını düşünelim. Örneğin; Bir çay kaşığı nötron yıldızı, 90.000.000 ton ağırlığındadır. Nötron yıldızlarının bir diğer bir adı da Pulsarlardır. Pulsarlar çok hızlı bir şekilde dönerler. Etrafına da bu Pulsarlar,  kuzey ve güney kutbundan çıkacak şekilde radyasyon fışkırtırlar.

3)Bir diğer yıldız biçimi de Magnetar yıldızlarıdır. Bu Magnetar yıldızları, Güneşimizin 30 katı kadar olan yıldızların patlaması sonucu oluşurlar. Ama bu patlamalar sonucunda nötron yıldızları değil de Magnetar yıldızları oluşmaktadır. Bu yıldızların manyetik alanları o kadar yüksektir ki, Eğer bir Magnetar’ın 1000 km yakınında olsaydık, kanımızdaki demiri silip süpürürdü.

4)Bir diğer yıldız biçimi de Evrenimizdeki en büyük bilmecelerden olan,  Karadeliklerin oluştuğu, Hipernova Patlamalarına da sebep olan çok büyük yıldızlardır. Bu patlamaların oluşabilmesi için de bir Yıldızın, Güneşimizin 100 katı büyüklüğünde olması gerekiyor. Bu Yıldızların çekirdeği öyle yoğunlaşıyor ki, yıldız enerji üretmeyi kestiğinde Yerçekimi galip geliyor ve de yıldız büyük bir patlamayla patlıyor. Daha sonra da bu patlama neticesinde, Uzay-Zaman üzerinde bir delik açılıyor. Bu delikte tabii ki Karadelik oluyor. Galaksimizde böyle patlamalar milyonlarca yıl aldığı için hiçbir zaman böyle büyüklükteki patlamaları göremeyeceğiz. Ama, yapacak bir şeyleri bulunmayan bilim adamları, Süpernova patlamalarını bilgisayarda simüle etmeye çalıştılar. Sonuçta ise, bu Süpernova patlama simülesi başarısızla sonuçlandı. Çünkü, patlama simülesi sonucu çıkan enerjiyle, gerçekte oluşan enerji arasında çok büyük bir fark vardı. Acaba bu enerji nereden gelebilirdi. Bunun nedeninin Bilim adamları tarafından Nötrinolar olduğu belirtiliyor. Örneğin, Astronomlar tarafından diğer Galaksilerdeki Süpernova patlamaları incelendiğinde bu sırada çok yoğun Nötrinolarda saptandı. Süpernovalar,  Evren’deki en enteresan şeylerdir. Bilimi de zorluyorlar. Patlama sonucu çıkan bu büyük enerjinin kaynağı nedir? Bilim bu soruya şu an cevap veremiyor. Peki, Nötrino araştırmalarının bu kadarı yeterli mi sizce? Tabii ki de hayır. Nötrinoları araştırmak için Dünyanın değişik yerlerinde araştırma kurumları bulunuyor. Örneğin, bunlardan Kanada’da ki araştırma kurumunu gösterebiliriz. Kanada’da ki Nikel Madeninin en altında Nötrino parçacıklarını yakalamak için Ağır Su Detektörü kullanılıyor. Nötrinolar bilindiği üzere ışık hızından daha yavaştır ve de Güneşteki Füzyon sırasında üretilir. Ağır Su ise, Suda bulunan bir proton ve nötrona bir nötron eklemekle oluşuyor. Bu detektördeki ağır su sayesinde Güneşteki Füzyon sonucu Uzaya fırlatılan Nötrinolar, yavaşlatılarak bu detektördeki elektrik sensörlerine iletiliyor. Daha sonra da bu elektrik sensörleri sadece 1 veya 2 Nötrino’yu yakalayabilmektedir. Çünkü, bu Nötrinoların yakalanmaları çok zordur. Ayrıca şu an, bu detektörler Evren’in %23’üne sahip olan Karanlık Maddeyi de araştırıyor. Burada araştırılan sorular arasındaki en büyüğü ise, Evren neden meydana geliyor gibi büyük sorulardır? Nötrinoları araştıran diğer bir araştırma kurumu ise, Antartika’da bulunuyor. Burada bulunan detektör, ayrıca da Dünyanın en büyük detektörüdür de. Dünyanın en büyük detektörünün Cern’de bulunduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü Antartika’daki Buz Küpü detektörü hem hacim, hem kapasite, hem de maliyet açısından Dünyada tektir. Örneğin Buz Küpü, sahip olduğu 5160 algılayıcı sayesinde Nötrinoların arkasında bıraktığı izleri yüksek hassasiyetle takip edebilecek şekilde tasarlandı. Buz küpü detektörünün maliyetinin ise, 100 milyon dolar olduğu belirtiliyor. Nötrinoların yakalanmasının ne kadar zor olduğunu Francis Halzen şöyle belirtmektedir: Buz Küpü’nün başkanı olan Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden teorik fizikçi Francis Halzen, bir milyon Nötrino’dan ancak birinin bir protona çarptığını söylüyor ve de ekliyor, “Bizler, parçacık detektörü ile bu nükleer tepkimelerin enerjilerini ve yönlerini ölçerek gökyüzünün Nötrino temelli bir haritasını yapmak üzere çalışıyoruz. 100 milyon dolarlık proje bugüne kadar gerçekleştirilen en zorlu süreçlerden biri oldu ve böyle olacağını bilseydik inanın buna kalkışmazdık.” diyor ve de ekliyor. Galaksimizde yaklaşık 100 milyar yıldız vardır. Bu da 100 milyar Güneş sistemi anlamına geliyor. Samanyolu Galaksisinin ortasında ise, büyük bir Karadelik olduğu belirtiliyor. Karadeliklerde yüksek radyasyon bulunmaktadır. Karadeliğin çapı ne kadar küçükse o kadar etrafa çok radyasyon püskürtür. Galaksimizde 100 milyar yıldız olacağına göre, Gama Işını patlaması da o derece çoktur. Yaklaşık 50 yılda bir Gama Işını patlaması olmaktadır. Bu patlama; Eğer Dünyamıza yakında bir yerlerde olsaydı, Dünya’nın atmosferindeki Ozonu yiyip bitirirdi. İşte burada Evren, iyi ki genişliyor diyorum. Eğer, Evren genişlemeseydi bu Gama Işınları, Dünyayı saniyesinde toza çevirirdi. Evren genişlediği için yaklaşık 2 milyar yıl sonra da Samanyolu Galaksisinin, Andromeda Galaksisiyle çarpışacağı belirtiliyor. Samanyolu’nun Andromeda’yla çarpışması sırasında Güneşimizin veya Dünyamızın başka bir yıldız veya gezegenle çarpışması ihtimali çok düşüktür. Bu Galaksilerin çarpışmaları sırasında özellikle gazların büyük oranda çarpışacağı ve hatta yeni yıldızların doğabileceği de belirtiliyor. Evren’in genişlemesine neden olan ise, Karanlık Enerji denilen şu an ispatlanamamış bir enerji türüdür. Günümüz bilim dünyası, Karanlık Enerjinin Evren’i genişlettiğini belirtiyor; ama bu Enerjinin Evren’i düzleştirdiğini hiç belirtmemektedirler. Bu düzleştirmeden ilham alan Bilim adamları da Paralel Evrenler Teorisini ortaya attılar. Evren’in genişlemesi sonucunda ne olacağına ilişkin sorulara ise, Bilim adamları buna şu an cevap veremiyor. Ama, M Teorisi bu soruyu şöyle cevaplıyor:   Evren’in genişlemesi sonucunda Evren, bomboş ve çok soğuk olacaktır. Evren’in genişleme fikrini ise, Edwin Hubble adındaki büyük bir astronom ortaya atmıştır. Hubble’a göre bizden uzaktaki galaksiler bizden uzaklaşmakta ve de rengi kızıla kaymaktaydı. Örneğin, Hubble’a göre bizden 2 kat uzakta olan Galaksiler, 2 kat uzaklaşmakta; 4 kat uzakta olan Galaksiler ise 4 kat uzaklaşmaktadır. Şu an Evren hala genişlemekte. Hatta, genişleme hızı %20 oranında artmıştır. Peki, bu genişleme hızı nasıl tespit edilebiliniyor. Hubble’in Evren’in genişlemesini gösteren tespit yöntemi şu an kullanılmamaktadır. Nedeni ise, bu yöntemin uygulanmasının çok zor olmasıdır. Şu an Astronomlar bu olayı Süpernova patlamalarına bakarak yapabiliyor.  Peki, hangi Süpernova patlamasına bakılıyor sizce? Yukarıda anlattığım Tip1a Süpernova patlaması kolay bir yöntem olduğu ve parlaklığı da kolay hesaplanabildiği için bu yöntem çok tercih edilen bir yöntemdir. Ayrıca, Tip1a Süpernova patlamaları tekdüze özellik gösterdiği için de bu Süpernova patlamalarına bakıp gökcisimlerine olan uzaklığını hesaplamak da çok verimli bir yöntem oluyor. Genelde Astronomlar Hawaii’de bulunan Mauna Kea yanardağındaki teleskoplardan bu işlemi yapıyorlar. Ama, astronomların bu yöntemi uyguladığında elde ettiği sonuçlar bambaşka şekilde gerçekleşti. Yani, bilindiği üzere Evren genişliyor; ama bu sefer Evren’in genişleme hızı artma eğilimde gözüküyor. Hem de bu genişleme hızı %20 oranında bir artış göstermektedir. Ayrıca, bu gözlemler sonucunda bir şeye daha rastlanmıştır: Evren’in şu anki genişleme hızını Big Bang’in genişleme hızıyla kıyaslayacak olursak, bu genişleme hızı çok sönük kalacaktır. Big Bang sırasında Evren çok hızlı bir şekilde genişlemiştir. Daha sonra da Evren tabii ki soğudu da. Big Bang’den arta kalan sıcaklık radyasyonu da böylelikle soğumuş oldu. Evrenimizde de bu radyasyonun izine rastlayabiliriz. Bu sıcaklık radyasyonunu bulan bilim adamları ise, yukarıda belirttiğim Arno Penzias ve Robert Woodrow Wilson adındaki Amerikan Bilim adamlarıdır. Radyomuzu her açtığımızda da aslında bu Bing Bang’den yankılanan o çok kuvvetli ışığın %1’ini işitiyoruz ama haberimiz yok. Ama burada bu ışığın çok genleşmiş bir halini işittiğimizi belirtmekte fayda görüyorum. Çünkü, 14 milyar önceki Evren bu günkü Evrenimizden çok çok daha küçüktü. Big Bang’den sonra Evren genişledi ve de bu günkü halini aldı. Ama Evren genişlerken Big Bang’in  ışığı da genişledi ve de dalga boyu da daha uzun bir hale geldi. Peki, Evrenimizin sonunda ne olacak? Günümüz fizikçilerin peşinde koştuğu Karanlık Enerji, Evren’i genişletiyor. Bu nedenle de Evren gelecekte aşırı derecede soğuyacak. Bu soğukluk Evren’deki her şeyi de donduracak. Örneğin, bilim adamları tarafından 100-150 milyon sonra gökyüzünde hiçbir yıldızın ışığının görünmeyeceğini ve de Evren’in çok soğuk bir yer olacağı belirtilmektedir. Örneğin, bir Amerikalı bilim adamı Evren’in sonu hakkında şöyle fikirler öne sürüyor:  Uzayın önce genişleyip daha sonra da daralacağını belirtiyor ve de bunu teorileştiriyor. Bu bilim adamı, daha sonra da bu olayın sonsuza kadar tekrarlanacağını belirtiyor. Bunu anlamak için de öncelikle Karanlık Enerjiyi anlamak gerekiyor. Şu an bunu anlamak ise, çok zor görünüyor. Örneğin; Karanlık Enerji, Evrenimizin %72’sini işgal ediyor. Bizim bildiğimiz madde ise, Evren’in sadece %4,5’unu işgal ediyor. Evrenimizin geri kalanı ise, şunlardan ibarettir: %23’ü Karanlık Madde, %0,5’i Nötrinolardır. Karanlık Maddeyi saptayan ise, Vera Rubin adındaki bir kadın astronomdur. Vera Rubin, Samanyolu’nun dış kısmına baktığında yıldızların aynı hızla döndüğünü görmüş ve de kendisine bir soru sorarak, Hâlbuki merkeze yakın olan yıldızlar daha hızlı dönmeliydi diyerek, Astronomide bir devrimi başlatmıştır. Çünkü; Yerçekimi, kendine yakın olan kütleyi daha hızlı döndürmektedir. Daha sonra da Vera Rubin, Karanlık Madde denen bir maddenin, hem Samanyolu Galaksisini bir arada tuttuğunu hem de yıldızları aynı hızla döndürdüğü sonucuna ulaşmış. Ama, Karanlık Madde nasıl bir şey ve de ne tür kuvvetlerle veya maddelerle etkileşime girmektedir? Örneğin, saniyede üzerimize milyarlarca Karanlık Madde düşmektedir. Biz bunun farkında bile değiliz. Bilim adamları, Karanlık Maddenin hiçbir maddeyle etkileşime girmediğini belirtiyor. Özellikle de Karanlık Maddenin, Işıkla bile etkileşime girmediği belirtilmektedir. Ama, bilim adamları tarafından Karanlık Maddenin, Yerçekimiyle etkileşime girdiği belirtiliyor. Yapılan deneyler sonucunda da Karanlık Maddenin, ışığın şeklini bozduğu görüldü. Işık, Uzayda ilerlerken Karanlık Maddenin Uzayda yarattığı eğikliği takip ederek, kendi şeklinin bozulmasına neden oluyor. Bu şekil bozukluğu nedeniyle de Evren’deki Karanlık Maddenin haritası çizilebiliniyor. Bir Fizikçi olarak, Karanlık Maddenin Wimp adındaki zayıf bir kütlesel kuvvet parçacığı tarafından oluşturulduğunu söyleyebilirim.  Bu Wimpleri bulmak için de bilim insanları,  Missouri’de 700 metre kayanın altında bir laboratuvar kurdular. Bu kadar derin olmasının sebebi de tıpkı süzgeç gibi çalışarak laboratuvar’ın üzerine gelen Karanlık Madde hariç diğer elementleri süzmesidir. Peki, bu Wimpler nasıl bulunabilecek sizce? Bu işlem şöyle yapılacaktır: Wimpler ilerlerken bu laboratuvar’da bulunan makinenin içindeki soğutulmuş germanyum elementini titreştirecek. Germanyum’un soğuk olmasının nedeni ise, bu şekildeki soğuk germanyum atomlarının şekli bozulmadığı için Wimp parçacığının da bu soğuk germanyuma çarptığı zaman, bu germanyum atomlarını titreştireceği sanılıyor. Bu da Karanlık Maddenin bulunduğunun bir işareti olacak.  Yapılan analizlerde 2 tane wimp adayı ortaya çıktı ama şu an bu bilinemiyor.  Çünkü bunun defalarca yapılması gerekiyor.  Wimp parçacıkları dışında Atomda kaç temel alt parçacık vardır sizce? Bilim adamları tarafından maddeyi 20 temel alt parçacığın oluşturduğu belirtiliyor.  Bu parçacıklar ise şöyledir; Kuarklar, Nötrinolar, Elektronlar ve Bozonlar’dır. Evren’in geri kalanının büyük bir kısmı da %72 oranla Karanlık Enerjiden ibarettir. Bu enerji, Evren’i çok hızlı bir şekilde genişletiyor ve de dolayısıyla Galaksileri de birbirlerinden uzaklaştırmış oluyor. Karanlık Enerjiyle ilgili araştırmalar,  soğuk helyumla donatılmış bir kamerayla yapılıyor. Uzaydaki bu kamera Evren’in en ücra köşelerinin fotoğrafını çekebiliyor. Bu sayede de Karanlık Enerjinin izleri belli olacağı sanılıyor. Karanlık Enerjiyle,  Karanlık Madde Evren’de her zaman bir rekabet içindedir. Birisi itiyor birisi de çekiyor. Bu rekabet en çok bizim işimize yarıyor; Çünkü biz böylelikle hayatta kalabiliyoruz. Ama en sonunda kim galip gelecek, şu an bilinemiyor. Bu soru bilindiğinde de Evren’in sonu ne olacak, böylelikle bilinebilecek. Evren’deki diğer bilmecelerden biri de Einstein’ın öngördüğü Solucan Delikleridir. Cern’de bu konuyla ilgili de çözüme ulaşılamadı. Solucan Delikleri bana göre zamanda yolculuk yapacağımız yerler olabilir. Ben zamanda yolculuk yapsam, Marilyn Monroe’yu gençken ziyaret etmek isterdim. Çünkü, saçlarını arkaya atması beni her zaman etkilemiştir. Zamanda yolculuk gerçek olabilir. Peki, zamanda yolculuğu nasıl yapabiliriz?  Stephen Hawking bu soruyu şöyle yanıtlıyor: Evren’de tüm maddeler çatlaklarla doludur. Bu çatlaklardaki kuantum bölgesinde, Solucan Delikleri yaygın olarak bulunmaktadır. Buradaki Solucan Deliklerini insanın girebileceği kadar büyüttüğümüzde de geçmişe yolculuk yapabiliriz diyor ve de ekliyor. Ama, zamanda ileriye mi yoksa geriye mi gidileceği konusunda çeşitli tereddütler bulunmaktadır. Bence geçmişe yolculuklar, paradokslar nedeniyle olamayacaktır. Sizce, Nedir bu paradokslar? Büyük baba denilen paradoks bunlardan en önemlisidir. Bu paradoksa göre, Bir insan elindeki silahla solucan deliğini geçip babasını öldürürse ne olacak gibi sorulardır? Onun içindir ki; Solucan delikleri hiçbir zaman olmayacaktır. Böyle bir paradoksta, Solucan delikleri geri bildirim yoluyla yok olup gidecektir. Solucan deliklerinin yok olup gitmesine neden olarak, radyasyonu gösterebiliriz. Yani doğa, zamanda geriye gitmeye hiçbir zaman izin vermeyecektir. Ama buna tam emin olmak için elimizde Yerçekiminin Kuantum Yasalarına ihtiyaç var. Hatta bu bulunacak olursa, Karadeliklerin içinden geçip gidebilirmiyiz bilebileceğiz. Ama şu bir gerçek ki zamanda ileriye gitmek mümkün olabilir. Peki, bu nasıl yapılabilinir?  Albert Einstein, zamanın mutlak bir şey olmadığını belli hızlardan sonra da zamanın yavaşlayacağını belirtmiştir. Örneğin, kütle ağırlığı nedeniyle Uzay- Zaman eğilmektedir. Hatta, Einstein bu konu hakkında da şöyle demiştir: Zaman, Kütlenin yanında kütlenin içine göre daha hızlı akmaktadır. Örneğin, Gize’deki Mısır Piramitleri 16.000.000 ton ağırlığa sahiptirler. Bu teoriye göre, bu kütlenin dışında duran çocuklar için, zaman, üstünde duran çocukların zamanına göre daha hızlı akmaktadır. Bu teori; ayrıca Uzayda bulunan Küresel Konumlama Sistemine bağlı uydulara da çok büyük etki etmektedir. Nedeni ise, Uydulardaki saatler ayarlanmadığı zaman, saniyenin 1/3’i kadar hata yapmaktadır. Bu da uydunun, Dünyadaki bir kişinin yerini 10 metre hatayla göstermesi anlamına geliyor. Bir de zamanın hiç geçmediği yerler vardır. Bunlar Karadelikler olarak geçiyor. Karadeliklerin oluşumunda ise, tamamiyle Yerçekimi etkilidir. Yerçekiminin etkisini yok etmek için de Negatif Madde denen bir maddenin olması gerekmektedir. Bu Negatif Madde, Yerçekiminin zıt yönlü özelliklerine sahip olduğu için Yerçekiminin çekim özelliğine karşı zıt tepki göstererek Yerçekimi etkisini yok edebiliyor. Negatif Maddenin,  Evren’de nerede bulunduğuna gelecek olursak, bu maddenin Bilim adamları tarafından Evren’in en ücra köşelerinde bulunabileceği belirtiliyor. Çünkü; Negatif Madde, madde tarafından iteklenmiş olabilir. Negatif Maddeyi biz, Karadeliklerin içinden geçmek için de kullanabiliriz. Karadelikler sizce nasıl bir şeydir? Karadelikler, Einstein’ın denklemleri sayesinde anlaşılabilmiştir. Karadelikler konusunda Dünyada uzmanlaşmış bir üniversite vardır. Bu Üniversitenin adı ise, Colorado Üniversitesidir. Bu üniversitede Karadelikler konusunda uzman bir Akademisyen, Einstein’ın denklemlerini kullanarak bir Karadelik simülasyonu programı yaptı. Bu simülasyona göre de Karadeliğe giren herhangi bir insan aynı spagetti gibi Uzayarak önce atomlarına ayrılıyor daha sonra da radyasyon enerjisine dönüşüyor. Spagetti gibi uzamanın sebebi ise, bu insanın başına, ayaklarından daha çok Yerçekimi etki etmesidir. Sizce kaç tür Karadelik olabilir? Karadelikler öncelikle 2’ye ayrılmaktadır. Bunlar:  1)Küçük Çaplı Karadelikler(Yıldızsal Karadelik), 2) Büyük Çaplı Karadelikler(Süpermassive Karadelikler)’dir. Küçük Çaplı Karadelikler, Büyük Çaplı Karadeliklerden daha tehlikelidir. Niye dediğinizde ise; Çünkü, Küçük Çaplı Karadeliklerde eğim daha fazladır ve de bu nedenle oluşan ezici güç ve baskı da daha fazla olmaktadır. Baskının fazla olması da maddelerin atomlara bölünmesi sırasında oluşan x ışınının daha fazla olacağı anlamına da gelmektedir. Bunu bir örnekle de şöyle anlatabilirim: bir elma ve bir demir bilyeyi spagetti hamurunun üstüne attığımızda; demir bilyenin, elmaya göre hamurun üzerinde daha fazla eğim yaratacağı görünen bir gerçektir. Onun içindir ki; Büyük Karadeliklere girmek, Küçük Karadeliklere girmekten daha az tehlikelidir. Ama, yine de Büyük Karadelikler x ışınımı salınımı yaparlar. Bunu da unutmamak gerekiyor. Ayrıca; Yıldızsal Karadeliğe direkt atlayan birisi hemen atomlarına ayrılırken, Süpermassive Karadeliklerde bu durum farklı işlemektedir. Süpermassive Karadeliklere atlayan birisi yatay bir şekilde atlarsa, ölmeyebiliyor; ama belli bir süre sonra da yine atomlarına ayrılacaktır. Örneğin, Karadelikler alanında büyük bir uzman olan Stepheng Hawking’in öne sürdüğü Hawking Işımasının, Minik Karadeliklerde oluşan bir durum olduğunu da burada belirtmekte fayda görüyorum.Karadeliklerin etkisi hakkında bir örnek vermek gerekirse, Örneğin 3c 321 Galaksisi Karadelik tarafından ilk zarar gören Galaksidir. Karadeliklerin öbür tarafında ne olduğu sorusuna ise, biz fizikçiler şu an cevap veremiyoruz. Hatta Karadeliklerde bilgi yok oluyormu? O da şu an bilinemiyor.  Bu soruya bir sürü cevap veriliyor; ama ne derece doğru olduğu bilinememektedir. Şimdiye kadar Büyük Karadeliklerin her zaman yaşlı Galaksilerin ortasında olduğu sanılıyordu. Ama Hubble Uzay Teleskobu sayesinde bu anlayış değişti. Şimdi ise, tüm genç Galaksilerin merkezlerinde büyük bir Karadelik olduğu bilinmektedir. Bu olay bizim Galaksimizi bir Karadelik mi oluşturdu sorusunu getiriyor aklımıza? Belki de Galaksilerin oluşumu tamamen Karadeliklere bağlıdır! Amerikalı bilim adamları da Galaksilerin ortasındaki bu Karadelikleri bulmak için yeni ve çok kaliteli bir Teleskop türünü kullanmayı planlıyor. Bu teleskobun ne olduğuna gelecek olursak, bu teleskop Telsiz Teleskoptur. Peki, Karadeliklerden diğer tarafa nasıl geçebiliriz? Karadeliklerden diğer tarafa geçmek için Negatif Madde denilen bir maddeye ihtiyacımız vardır. Bu maddeyi Karadeliklerin içine atarak böylelikle geçmemiz gereken bir alan oluşturabiliriz. Bu teknolojinin nasıl işlediği sorusuna gelecek olursak? Negatif Madde, Karadeliklerdeki o ezici güce neden olan Yerçekimi etkisini yok etmektedir. Daha sonra da Karadeliklerden geçerek Evren’in en ücra yerlerine ulaşabiliriz. Einstein’a göre de Karadelikler, bir geçiş yolu olarak kullanılabiliniyor. Einstein, Karadeliklerin kapalı olmadıklarını örneğin, Karadeliklerden başka bir tarafa bir geçiş yolu olduğunu belirtmiştir. Bu geçiş kapısı belki de günümüz Fizikçilerinin peşinden koştuğu Paralel Evrenler de olabilir! Peki, Paralel Evrenleri Fizik bilgisi kullanarak yaratabilir miyiz? Bunun cevabına da Dünyaca ünlü Teorik Fizikçi Alan Guth, Evet diyor. Bunu yapabilmek için de Alan Guth, Uzayı kaynatmak gerektiğinin altını çiziyor. Uzay kaynatıldığında ise, Big Bang sıcaklığına ulaşılıyor ve de Uzay çok tuhaf bir yer oluyor. Uzayı kaynatmak ise, kolay bir şey değildir. Öncelikle Uzayı kaynatmak için gerekli sıcaklığın, 2000 derecenin 2 trilyon katı olduğunu bilmeniz gerekmektedir. Oluşturduğumuz bu sıcaklık, yani Big Bang sıcaklığı bir balonun baloncuk oluşturması gibi bir bebek Paralel Evren de oluşturabilir. İşte, bu oluşum esnasında da böylelikle Paralel Evrenlere sıçrayabiliriz. Ama bu olmaksızın Paralel Evrenlere geçmek imkânsız gibi görünüyor. Nedeni ise, ortada boş bir Uzay bulunmaktadır. Biz ise, bir zarın içerisindeyiz ve de bu zardan da çıkamayacağımıza göre; çünkü bu zar bir yapışkan kâğıdın sineği yakalayıp bırakmaması gibi bir etkide bulunmaktadır. Böylelikle de Uzay bizi kendine çekmektedir. Paralel Evrenlerde de bu koşulların aynısının geçerli olduğu sanılıyor. Paralel Evrenlere diğer bir çarpıcı yaklaşım da bilim adamları tarafından şöyle belirtilmektedir: Yerçekimi denilen şey, sadece Paralel Evrenlerin bizi kendisine çekmesi olarak tanımlanıyor. Saf kan Yerçekimine sahip olan Karadeliklere geldiğimizde ise, bir Karadeliğin çekiminden hiç etkilenmemek için Karadeliğin belli yörüngelerinde ve de Karadeliğin dönüşünün tersi yönde dönmek gerekmektedir. Örneğin, burada geçirdiğimiz 5 yıl, Dünyadaki 10 yıla eşittir. Zamanda ileri gitmeyi Uzayda da yapabiliriz. Mesela; bir Uzay mekiğiyle bir Uzay yolculuğuna çıkalım, örneğin bu Uzay mekiğiyle Işık hızının %90’una kadar çıkalım. Bu hızla en yakın yıldız olan Alfa Centauriye ulaşmak, yaklaşık olarak 2 yıl sürmektedir. Bu mekikle daha hızlı yani, ışık hızının %99’una kadar çıktığımızda ise, Samanyolu Galaksisinden çıkmak 40 yıl kadar sürmektedir. Ama, bu hızla giden Uzay Mekiğiyle 1 gün geçirdiğimizi farz edelim, Dünyada ise, bu zaman 1 yıldır. Yani, zaman bu hızda çok ağır işlemektedir. Örneğin; bu hızla bu yolculuğu biz yaptık diyelim, Dünyaya döndüğümüzde ise, kardeşimizin çok daha hızlı yaşlandığını göreceğiz. Bu da Uzay Mekiğine binen bizim için zamanda ileri gittiğimiz anlamına da gelmektedir. Bu olayı yani, zamanda ileri gitme olayını Dünyada da yapabiliriz. Örneğin, çok hızlı giden bir tren yapalım. Bu tren, Işık hızının %99’una kadar ulaşabilsin. Daha sonra da Trendeki bir çocuğun trenin içinde koştuğunu farz edelim. Klasik fiziğe göre bu çocuk Işık hızını geçmesi gerekmektedir. Ama; sonuç böyle olmamakta, Doğa, Işık Hızının limitini korumak için zamanı her daim ağırlaştırmaktadır. Işık hızının saniyede 300.000 km olduğunu biliyoruz. Işık Hızının %99’undaki zaman, normal zamana göre daha ağır işleyeceği için bu trendeki 1 gün, Dünyadaki 1 yıla eşitlenmektedir. Yaklaşık olarak, 100 yıl bu hızda giden bir trenle Dünyanın çevresini dolaştığımızı farz edelim, Trenin içinde geçen zaman sadece 5 yıldır. Yani, akranlarımıza göre sadece 5 yıl yaşlanmışızdır. Ama, Dünyada yaşayan akranlarımız ise, 100 yıl kadar yaşlanmıştır. Ayrıca, treni bir durakta durdurduğumuzu düşünelim; Dünya 100 yıl kadar değişmiş ve akranlarımız da herhalde ölmüş olacaktır. Trendeki biz,  zamanda hiç farkında olmadan ileriye gitmişizdir. Bu olay; yani hızlı giden cisimlerde zamanın ağırlaşması olayı,  Cern’deki LHC’de test edilmiş ve de doğruluğu da kanıtlanmıştır. Bu deneyde saniyenin milyarda biri kadar yaşayan kozmik parçacıklar, Işık hızına hızlandırıldığında normal yaşam sürelerine göre daha uzun yaşadılar. Bu da zaman ağırlaşması olayının çok önemli bir kanıtıdır. Uzay çağına erişen insanoğlu için gelecekte Uzayla ilgili ne gibi gelişmeler olabilir sizce? Öncelikle insanoğlu Ay’a ayak bastı  ve de ileride Mars’a da ayak basacaktır. Ama Marstaki Yerçekimi, Dünyanın Yerçekiminin %38’i kadardır. Mars’ın bu Yerçekiminde ise, muhtemelen insan kasları erime özelliği gösterecektir. Örneğin; bu Mars yolcuları, Dünyaya döndüklerinde çok zayıf düşeceklerdir. Gliese 581 d adında 20 ışık yılı ötede Dünya benzeri bir gezegen keşfedilmiştir. Voyager 1, İnsan yapımı Uzayda en uzağa giden bir uydudur. Yıldızlararası yolculuğa giden Voyager 1, hızını Jüpiter ve Satürn’ün Yerçekimi gücünden alarak arttırmıştır. Voyager 1’in hızı ise saniyede 18 km’dir. Bu hızla Dünyanın çevresini saatte 1,5 kere dolanabiliriz.  Voyager 1’in saniyedeki 18 km hızıyla Gliese 581 d gezegenine 350 bin yılda varabiliyoruz. Bu hızı 1000 kat arttırdığımızda bile Gliese 581 d’ye 73 yılda varabilmekteyiz. Peki, bu uzak gezegenlere neden ulaşılmak isteniyor sizce? Bunun cevabı, Uzayda yaşam var mı ve de yaşam Uzayda nasıl oluştu gibi büyük sorulardır? Örneğin, Sofia adındaki uçan teleskopta Galaksiler nasıl oluştu gibi büyük sorulara cevap aramak için üretilmiştir. Sofia, Alman ve Usa yapımı içinde çok kaliteli bir teleskop barındıran bir Boeing 747’den ibarettir.  Sofia, yani bu uçan teleskop, Stratosfere çıkartılarak buradaki kızıl ötesi ışınları inceleyecek şekilde tasarlandı. Bu kızıl ötesi ışınlar ise,  bize Galaksilerin oluşumu sırasında gelen çok önemli verilerdir. Bu gözlemin neden yeryüzünde yapılmadığına gelecek olursak, atmosferimiz buna büyük oranda engel olmaktadır. Bu Uzay araştırmalarının bir masraf olduğunu düşünüyorsanız bence yanılıyorsunuz? Çünkü; Uzay, eski medeniyetlerin hayatta kalabilmesinin tek anahtarıydı. Eski medeniyetler yerleşik hayata geçmek için Gökyüzündeki yıldızları kullandılar. Mesela Orion, kışın yaklaştığını gösterir. Eğer, bunu tarımsal sistemde kullanacak olursak daha hızlı bir şekilde gelişiriz. Çünkü, ekin yapılacağı zamanı biliriz. İşte, bu kültürler bu sayede büyüdü ve de gelişti. Eski kültürler gökyüzünü en çok zaman için kullandı. Örneğin, Aya baktılar daha sonra da Ayın evrelerini incelediler. Ay, gökyüzündeki döngüsünü 27 günde tamamlar. Ama bu değer 28’e çok yakındır. Bu da 7 gün ve 4 haftaya tekabül eder. Eski kültürlerin icat ettiği saat(24’lük) ve mevsim(365 gün) gibi kavramlar için de onlara büyük teşekkür etmemiz gerekiyor. Mısır’daki Büyük Piramit’in ve İngiltere’deki Stonehenge’nin de Gökyüzüne göre konumlanmış olduğu belirtiliyor. Acaba, Eski Mısır’daki mühendisler bunu biliyorlar mıydı? Örneğin, Bilim adamları Pi’nin Mısır’da bulunduğunu tahmin ediyor. Pi ise, Bir dairenin çevresinin çapına bölümüdür. Genel Görecelilikte ve Heisenberg gibi birçok yerde kullanılan Pi’nin tarihte çok önemli bir yeri vardır. Kuzey Afrika’daki bir kabile, Sirius’un, Köpek yıldızının soluk bir arkadaşı olduğunu bildiğini belirtiyor. Ama bunu nereden biliyordu. Polinezyalılar da tarihte yıldızları kullanarak okyanusta yollarını bulan en önemli kabilelerden birisidir. Hatta Polinezyalılar birçok adayı da keşfetmiştir. Polinezyalıların, Kristof Kolomb’dan daha önce de Büyük Okyanusu geçtiği belirtiliyor. İşte bunu başarmak için de Polinezyalılar, Güneş’i kullandı. Bu da bu kavimlerin oldukça zeki ve büyük bir kâşif olduğunu gösteriyor. Apollo Astronotları da Aya inmek için Gökyüzünü kullandı. Örneğin, Apollo Astronotları bir yıldızı referans alarak Ay’a inmeyi başardılar. Bunu yapmak için de Sextand denilen bir alet kullanıldı. Yoksa bunu yapmak imkânsız olurdu. Mars’a gönderilen Roverlar da Marsta ilerlemek ve Dünya’ya Mesaj göndermek için Güneşi kullanıyorlar. Astronomi bir lüks değil bir ihtiyaçtır. Astronomiyi hala farklı şekillerde; ama atalarımız kadar enerjik ve belirgin bir biçimde kullanıyoruz. Arkadaşlar; Evren’in hikâyesi bitmez, hala bu hikâye yazılmaya devam ediliyor. Bu yazıyı yazmamın sebebine gelecek olursak, bu yazıyı yazmamın sebebi: Evren’e karşı beslediğim büyük bir meraktır. Çünkü, Evren’in hikâyesi bizim hikâyemizdir. Sizlere, Evren’i ve gizemlerini bu kadar küçük bir yazıya sığdırdığım için çok mutluyum. Parmağınızdaki altın yüzüğe bakarken, şunları hatırlamanızı istiyorum;  Big Bang’i ve Evren’i. Yazımı ise, Neil Armstrong’un şu sözleriyle bitiriyorum: Aya gidiyoruz; çünkü bence insanlığın doğasında her zaman meydan okuma olmuştur. Bu doğanın derin iç ruhudur… Biz bu işleri yapmak zorundayız nasıl bir alabalık akıntıya karşı yüzüyorsa.

Saygılarımla,,

Sait Saatcigil

İlgi Alanı: Teorik Fizik, Teknoloji

Lakap:      Fiziğin Şahı

İletişim:   ssaatcigil@mynet.com

Reklamlar
yorum
  1. Ferda Yamanoğlu dedi ki:

    Kuran ,insanlara evrenin hikayesini anlatır.
    Enam suresi 101.Ayet yerin ve göklerin yani evrenin bir başlangıcı olduğunu ve yoktan yaratıldığını anlatır.(big-bang)
    Enbiya suresi -104 ve Zümer sures-67.Ayetler ise evrenin dürülerek içine çökeceğini yazar.
    Evreni artan bir hızla genişleten karanlık enerjinin belli olmayan bir zamanda tersine dönerek ,evreni içine çökerteceği(büyük çöküş) önemli bilimsel teorilerden biridir.
    Saygılarımla.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s