EVREN’İN EN MUHTEŞEMLERİ

Yayınlandı: Şubat 17, 2012 / Bilim

        Klasik Büyük Patlama Teorisi,

Büyük Patlama, Evren’de gördüğümüz her şeyi meydana getirdi. Büyük patlamayı tetikleyen neydi? Büyük patlamadan önce ne vardı? Bu sorular, Fiziğin Kutsal Kâsesidir. Bizim Güneş Sistemimiz ve Dünya Gezegeni, Büyük Patlamadan 9 milyar yıl sonra meydana geldi. Büyük Patlama anında bütün fizik kuvvetlerinin bir olduğu sanılıyor. Etrafımızdaki her şey, Büyük Patlamadan sonraki ilk 3 dakikada meydana geldi. Büyük Patlamadan 380.000 yıl sonra ise, Evren sütsü kıvama geçmeden önce şeffaf bir hal aldı. Nedeni ise de Bilim insanları elektronların yeterli yavaşlama süresini 380.000 yıl olarak hesapladı. Uzaya gönderilen Cobe ve Wmap adındaki Evren’in haritasını ölçen bu cihazlar da 380. 000 yıl önceki zamanı gösteriyor. Cobe’nin Wmap’a göre çözünürlüğü çok daha düşüktür. Onun içindir ki, daha sonraları Wmap uydusu Uzaya gönderildi. Ve de bize Evren’in yüksek çözünürlüklü ısısal haritasını gönderdi. Bu ısıya bakarakta biz Fizikçiler, Evren’deki maddelerin nerelerde yoğunlaştığını belirleyebiliyoruz. Büyük Patlamanın sesi olan radyo dalgalarını ise, 1964 tarihinde Penzias ve Wilson adındaki bilim adamları bulmuştur. İlk önce bu sesi, kuş gübresi sanmışlar ama daha sonra bu sesin Big Bang’den kaynaklanan bir ses olduğu anlaşılmıştır. İçtiğimiz su çok eskidir. Nedeni ise, içindeki hidrojen gazıdır. Büyük Patlamada ilk olarak Hidrojen gazı meydana geldi. Daha sonra Helyum ve Lityum elementleri meydana geldi. Büyük Patlamadaki sıcaklık sınırsızdı, yoğunluk sınırsızdı ve bunu da Güneşin içiyle kıyaslarsak, Güneşin içi oldukça sakin kalır. Evren’in bir atom boyutundan bir tenis topunun boyutuna kadar genişlemesi ise, oldukça kısa sürdü. Bu süreye ise, Planck zamanı denir. Bu zaman ayrıca zamanın da en küçük birimidir. Daha sonra Evren, ışık hızından daha hızlı bir şekilde genişleyecekti. Bu durum Fiziğe aykırı bir durumdur. Evren’de gördüğümüz her şey, saf enerjiden meydana geldi. Enerjinin maddeye dönüşümü ise, Einstein’ın ünlü denklemi E=mc2 ile ifade edilir. Gerçekten de Cern’deki LHC(Büyük Hadron Çarpıştırıcısı)’de bu formül tamamiyle doğrulandı. Cern’de bulunan detektörler ise, devasadır. Örneğin buradaki CMS detektörü 5 katlıdır ve de 12.500 ton ağırlığındadır. Eğer bu ağırlığı Eiffel kulesinin ağırlığıyla kıyaslayacak olursak, Eiffel kulesinin ağırlığı burada çok hafif kalır. Çünkü bu CMS detektörü Eiffel kulesinin ağırlığının 2 katına eşittir. Büyük Patlama, bir hiçlikten meydana geldi. Büyük Patlama anında Madde ve Antimadde birbirlerini yok etti ama sonuçta madde bu savaşı kazanarak Evren’deki her şeyi oluşturdu. Biz ise, Evren’deki Kalıntılarız yani Madde ve Antimadde arasındaki savaştan galip çıkan maddenin kalıntılarıyız.  Eğer bir sürü Evren varsa Büyük Patlama her yerde oluyor olabilir! Michio Kaku adındaki bilim adamı da bu duruma aynen katılıyor. Michio Kaku’ya göre de Büyük Patlama devam ediyor olabilir. Eğer, Evren ömrünün sonunda içine çökerse bu kez ilerde Büyük Patlama oluşabilir.  Bir insanı yapan her şey vücudumuzu oluşturan atomlar, taktığımız mücevherler, güzellik, heyecan, aşk ve hayatın trajedisini oluşturan her şey, 14 milyar yıl önceki bu süreçten meydana geldi. Kendimizi gerçekten anlamak istiyorsak, ilk aşamada Büyük Patlamayı anlamak gerekir.

Yeni Büyük Patlama Teorisi,

Büyük Patlama, Evren’deki en gizemli soruları içinde barındırıyor. Peki, Büyük Patlama nasıl ortaya çıktı? Büyük Patlama, Belçikalı bir rahip ve fizikçi olan Georges Lemaitre tarafından ortaya atıldı. 1915 yılında Einstein, Evren’in başlangıcı ve bitişi olmadığını düşünüyordu. O zamanlarda Evren’de sadece Samanyolu Galaksisinin olduğu sanılıyordu.  Einstein, ayrıca Evren’in durağan olduğunu da belirtiyordu. Einstein, Denklemlerinde bu durumu belirtmek için kendi Denklemine Kozmolojik Sabitini ekledi.  Ama o zamanın en büyük teleskobuyla Edwin Hubble Uzaya baktığında Uzayın genişlediğini fark etti. Galaksiler bizden uzaklaştığında kırmızıya kayma eğilimi gösterirler. Buna Kırmızıya kayma da denir. Eğer bir cisim nedensiz yere bizden uzaklaşıyorsa o zaman Evren genişliyor olmalıdır. Edwin Hubble o zamanın en büyük teleskobu sayesinde Evren’in sadece Samanyolu’ndan ibaret olmadığını örneğin Samanyolu gibi Gökadaların da Evren’de bulunduğunu gözlemledi. Bu da Einstein’ın durağan Evren’inin yıkılmasına neden oluyordu. Einstein bunun için şöyle demiştir; Bu benim en büyük hatamdır. Daha sonra da Fred Hoyle, Durgun Durum Modelini ortaya attı. Bu modele göre de Evren’in bir başlangıcı yoktu ama Evren’in genişlemesi gerekiyordu. 1964’de Big Bang’in sesi olan Kozmik Mikro Arka Plan kalıntısı Penzias ve Wilson tarafından keşfedilince, Durgun Durum Modeli de en büyük darbesini almış oluyordu. Bu sayede Evren’in başlangıcı olduğu ve genişlediği de ortaya çıktı ve de böylelikle Big Bang Teorisi kanıtlanmış oldu. Durgun Durum Modeli, Evren’deki hidrojen ve helyumun nereden geldiğini göstermiyor ama bu modelin kurucusu olan Fred Hoyle bu iki elementin Evren’in ilk başlarında bulunduğunu belirtmiştir. Fred Hoyle, Helyumun nasıl oluştuğunu ise belirtmemiştir.  1940’larda George Gemov adındaki Rus fizikçi, kimyasal elementlerin kökeniyle ilgili çalışmalar yapmıştır. Gemov, 2 Hidrojen atomunun birleşerek Helyum atomunu oluşturabileceğini belirtmiştir. İşte bu elementlerin oluşumuyla ilgili bir dönüm noktasıdır. Fred Hoyle ise, Hidrojen dışındaki elementlerin yıldızın içinde oluştuğunu söylemiş ve de bu teorisi kabul edilmiştir. Bizim gördüğümüz Galaksiler, bir yıldızdan meydana geldi. Peki, bu nasıl oldu? Big Bang’den sonra oluşan büyük bir yıldız patlayarak Galaksileri oluşturduğu sanılıyor. George Gemov daha sonra Big Bang’den arta kalan bir ısının olması gerektiğini belirtmiş ama bu ısıyı aramamıştır. Daha sonra bu ısı şeklinde değil de Kozmik Mikro Dalga Kalıntısı şeklinde bulunacaktı. Ama bu ısı Evren’in her tarafında aynıydı. Evren’in bir ucundan diğer ucuna göre ısının farklılık göstermesi gerekiyordu. Buna bir çözüm olarak ise, Şişme Kuramı önerildi. Şişme Kuramına göre de Evren bir uçtan aynı derecede şişecek ve ısı her yerde aynı olacaktı. Big Bang’in ilk anında Standart Modelde belirtilen 4 Fizik kuvveti aynıydı. Daha sonra Yerçekimi ayrıldı ve Şişme gerçekleşti. 380.000 yıl sonra ise, Evren’de sis perdesi aralandı ve biz o evreyi Wilkonson İzotrobi uydusuyla görebildik yani Wmap uydusuyla. Burada W isminin kaynağı, Big Bang’e verdiği çok büyük destekle adını duyuran David Wilkonson’dır. Daha sonra Avrupa Birliği ve Nasa’nın işbirliğiyle yapılan yüksek çözünürlüklü Planck uydusu, 2009 yılında uzaya gönderildi ve de böylelikle Evren’in en detaylı haritası çıkarıldı. Planck Uydusunun, Wmap uydusundan çok daha kaliteli olduğunu da burada belirtmekte fayda görüyorum. Örneğin; Planck uydusu, Wmapten 2 kat daha fazla alanı tarıyor ve de Wmapten 10 kat daha hassastır. Bu çıkarılan harita ise, Evren’deki ısı haritasıdır. Bu ısı haritası ise bize, Evren’de maddelerin nerelerde yoğunlaştığını göstermektedir. Şişme kuramının kanıtlanması için de Big Bang’in patladığı sırada yerçekimi dalgasının üretilmesi ve de bu yerçekimi dalgalarının da uzayda bulunabilmesi gerekiyor. Bu dalgalar, Einstein tarafından da tahmin edilmiş ama şu ana kadar bulunamamıştır. John Kovak ve ekibi, Güney Kutuplara bu dalgaları bulabilmek için çok güçlü bir teleskop yerleştirmiştir. Bu teleskop, çok hassas mikro dalgaölçerlere sahiptir ve de bu sayede Yerçekiminin sebep olduğu proton parçacıkları saptanabilecektir. Big Bang’i anlamak için de İsviçre-Fransa sınırı arasına, Yerin 90 metre altına 27 km’lik bir tünel inşa edildi. Bu tünelin adı ise, LHC(Büyük Hadron Çarpıştırıcısı)’dir. Bu tünelde, Fizikte en büyük sorulardan biri olan kütleye hacim kazandıran Higgs bozonunun saptanması bekleniyor. Şişme kuramına göre de Büyük Patlama devam eden bir şey yani Büyük Patlama devam ediyor olabilir! Peki, bu nasıl olabilir? Örneğin Bizim Evrenimize benzer bir sürü Evren olabilir. Belki bu Evrenler çarpışarak bir sürü ve çok kuvvetli Büyük Patlamalar oluşturabilir! Evrenimiz sonunda ne olacak sizce? Evrenimizin sonunda çok soğuk ve karanlık bir yer olacağı düşünülüyor. Nedeni ise de genişlemedir. Yaşamın kendisi bile donmuş bir Evren’de hayat bulamayacaktır. Ama bunlar henüz kanıtlanmadı? Büyük Patlama Teorisi, geçtiğimiz yüzyılın en büyük bilimsel başarılarından biridir. Bilim artık sanal bir mekikle neredeyse zamanın başına kadar dönebiliyor ve de macera devam ediyor. Yeni keşiflerle birlikte artık Neden buradayız, Nereden geliyoruz gibi sorulara ışık tutulacaktır.

Gökadalar, Evren’deki en olağanüstü yerlerdir. Çünkü hayat Gökadalarda başlamıştır. Gökadaların oluşumu ise, Açısal Momentumun Korunumu sayesinde olmuştur. Bu olayı ise özellikle Lavabomuzdaki  giderden akıp giden suda görebiliriz. Su, bu delikten akarken bir spiral çizer. Gökadalar da bu spiral şekilden oluşmuştur. Bana, bu olayla bunun ne ilgisi var demeyin? Çünkü Doğa Kanunları Evrenseldir. Evren’de ise, 200 milyar Gökada olduğu belirtiliyor. Bizim Gökadamız ise, Başak Süper Kümesi içinde yer alıyor. Güneş Sistemimiz ve de Dünyamız, Samanyolu Gökadasının merkezinden 25.000 ışık yılı uzaklığındadır. Samanyolu Gökadamızın iki ucu arasındaki mesafe ise, 100.000 ışık yılından daha uzundur. Andromeda’da ise, bu uzaklık yaklaşık 200.000 ışık yılıdır. Bu da Samanyolu’nun büyüklüğünün 2 katı  anlamına geliyor. M87 ise, daha büyüktür.  Ama Ic 1011, bilinen en büyük Gökadadır. Bu Gökada, Samanyolu’ndan tam 60 kat daha büyüktür. Bu mesafeler ise bizim için hayati bir anlam taşıyor. Nedenine gelecek olursak, Samanyolu’nun merkezinde büyük bir Karadelik vardır. Bu da büyük bir radyasyon demek oluyor. Bu radyasyonik ortamda ise, Güneş Sistemimiz var olamaz. Eğer Güneş Sistemimiz, Samanyolu Gökadasının merkezinden çok daha uzakta olsaydı, bu sefer de yine yaşam oluşamazdı. Nedeni ise burada hiçbir yıldızın olmamasıdır. Yani Güneş Sistemimiz bir düğün çiçeği gibi, tam olması gereken bir yerde durarak yaşama elverişli bir ortam oluşturuyor. Dev Akr Teleskobu sayesinde de bize benzer daha birçok Gökadalar bulunabileceği düşünülüyor. Bu teleskop özellikle Evren’deki Kozmik Mikro Dalga Işımasını gözlemlemek için üretilmiştir. Bu ışıma ise, görünür ışığa göre daha önemli olduğu için Evren’in karanlık yüzündeki Gökadalar da böylelikle bulunabilecektir. Yukarıda kısaca değindiğim üzere, Samanyolu’nun tam kalbinde büyük bir Karadelik vardır. Bu ileri Astronomik gözlemin yapılışı ise,  Karadeliğin yıldıza yaptığı etki nedeniyle olmuştur. Örneğin Samanyolu’nun kalbinde o kadar büyük yıldızları yerlerinden oynatan bir şey olmalıydı, bu ise ancak süper bir Karadelik olabilirdi. Peki, bu Karadelik Güneş Sistemimizi ve de Dünyamızı neden yutamıyor sorusuna gelecek olursak? Nedeni, Yeterli uzaklıkta olmamızdır. Karadelik, Gökadayı yutacak kadar güçlü olamaz. Peki, Gökadaları bir arada tutan nedir? Bunu ancak gizemli bir madde olan, Karanlık Madde yapabilir. Örneğin Bilgisayarda yapılan simülasyonlarda yerçekiminin Gökadaları yerinde tutamadığı gözlenmiş ve de Gökadaların bu nedenle etrafa dağıldığı fark edilmiştir. Karanlık Madde sayesinde Gökadalar bir arada duruyor ve de yıldızlar yörüngelerinden çıkamıyor. Karanlık Maddeyi ise, 1930’larda İsviçreli bir gökbilimci olan Fritz Zwicky bulmuştur. Bu yüzden de Fritz Zwicky, Astronomi birliğinden çıkartılmıştır. Daha sonra Vera Rubin bu fikri ilerleterek bunu şu an anlayabileceğimiz ve de popüler bir fikre dönüştürmüştür. Peki, Karanlık Maddeyi Uzayda nasıl saptayabiliriz? Karanlık Madde, ışığa yaptığı etki nedeniyle saptanabilir. Uzak Gökadalardan gelen ışığın şeklinin bozulması, Karanlık Madde sayesinde oluyor ve de böylelikle Karanlık Maddenin nerelerde yoğunlaştığı saptanabiliyor. Örneğin bu yöntem Einstein’ın bir yöntemi olan Kütleçekimsel Merceklenmeyle yapılıyor. Ve de bu teknik bilinen tüm yöntemlerden daha kesin sonuçlar vermektedir. Yani Karanlık Maddenin olmaması gibi birşey olamaz. Karanlık Enerji ise, Evren’deki en baskın güçtür. Son on yılda saptanabilmesine karşın hala gizemini koruyor. Karanlık Enerjiden şu an anlayabildiğimiz şey, Evren’i genişlettiğidir. Eğer, Karanlık Enerjinin hangi zamanda dizginleri ele aldığını bilebilseydik, işte o zaman bu esrarengiz itici kuvvetin ne olduğunu bilebilecektik. 1998 yılında da, hatta bu tarihe Karanlık Enerji için  milat da diyebiliriz, yapılan en hassas gözlem ve simülasyonlar sonucunda Evrenin daha çok hızlanarak genişlediği belirlendi. Aslında Einstein’ın denklemi olan Genel Görelilik Kanununa göre hızlanmanın yavaşlamış olması gerekiyordu. Ama alınan bu sonuç, bilim insanları arasında büyük bir şaşkınlığa neden olmuştur. Bu deneyi yapmış olan Brian Schmidt, Adam Riess ve de Saul Perlmutter adındaki bilim adamları da bu nedenle 2011 Nobel Fizik ödülünü almışlardır. Peki, Evren Genişlediğinde biz ne olacağız? Evren genişlediğinde bütün Gökadalar birbirlerinden uzaklaşacak ve de Evren çok soğuk bir yer olacaktır. Hatta şu an bütün bilimsel bahisler bu seçenek üzerine oynanmıştır. Bizim Gökadamız olan Samanyolu Gökadası ise,  saatte 1,5 milyon kilometrenin çeyreği bir oranla Andromeda’ya yaklaşıyor. Bu nedenle de Samanyolu Galaksisinin 6 milyar yıl sonra Andromeda Galaksisiyle çarpışacağı düşünülüyor. Ama bu iki Gökadanın çarpışması, yıldızların çarpışacağı anlamına gelmemektedir. Yani bu çarpışmada yıldızların çarpışma olasılığı sıfırdır. Biz ya, yeni oluşacak Gökadanın göbeğinde bir yerlerde yer alacağız ya da uzaya itilip gideceğiz. Bunu şu an bilemiyoruz. Bilinen ise, hayatın Gökadalarda başlamış olmasıdır. Gökadalar, Bilimsel dünyanın süper starlarıdır. Çünkü herşey Gökadalarda başlamıştır. Eğer Gökadalar olmasaydı, biz olamazdık. Ama Evren’deki en güzel Gökadalar; Sombrero Gökadası, Girdap Gökadası ya da M51’dir. Ama bizim evimiz olan Samanyolu Gökadası ise, Muhteşem bir yerdir.

Evren’deki yaşam olası yerler, Aylardır. Galaksimizde yaşanabilir gezegenden çok, yaşanabilir uydu olabilir! Yani Hayat, Gezegenlerde değil de Aylarda oluşmuş olabilir. Bu da tabii ki Jüpiter ve Satürn’ün Ayları olmaktadır. Bu iki gezegen adeta bir Güneş Sistemidir. Jüpiter’in 63 uydusu olduğu belirtiliyor. Jüpiter’in en yakın uydusu olan Io, Güneş Sistemindeki en aktif volkanlara sahiptir. Nedeni ise, Jüpiter’in  ve Jüpiter’e yakın diğer 3 uydunun yerçekimi kuvvetleridir.  Jüpiter’in yerçekimi kuvveti bir yandan Io’yu kendine çekiyor diğer yandan da Jüpiter’e yakın diğer 3 uydunun yerçekimi kuvvetleri  geri Io’yu kendine çekiyor. Bu da Io’nun büzülüp genleşmesine neden oluyor. Fizikte ise bu durum ısı üretilmesine neden olur. Bu ısı da Io’nun çekirdeğini ısıtarak çekirdekteki magmanın yukarıdaki volkan bacalarına çıkmasına neden olacaktır. Bu ise, Io’nun buzunun erimesine neden olacak ve de bu buzunda su şeklinde bir yerlerde bulunmasını sağlayabilecektir. Io’daki volkanlar devamlı patladığı için Io’nun yüzeyi devamlı yenileniyor ve de böylelikle Io’nun yüzeyinde hiç krater bulunmuyor. Jüpiter’in uydusu olan Callisto ve Ganymede ise, aynı enkazdan meydana gelmiştir. Ama Ganymede, Jüpiter’in yakınında oluştu ve de daha uzun sürede soğudu. Callisto ise, Jüpiter’in uzağında oluştu ve de daha çabuk soğudu. Jüpiter’in uydusu olan Europa ise, çok soğuktur. Hatta Europa’nın sıcaklığının Antartika’nın 2 katı kadar bir soğukluğa sahip olduğu düşünülüyor. Antartika’nın soğukluğuna -89,2 derece dersek, Europa’nın ısısı da bu durumda -178,4 derece oluyor.  Ama Europa’nın buzunun altında sıvı şeklinde su bulunabileceği düşünülüyor.  Özellikle Nasa, bu buzun altına ufak bir denizaltı göndererek burayı araştırmayı amaçlıyor. Ayrıca da Europa’da tuz bulunduğu Cassini Uzay Sondasıyla ispatlanmıştır. Satürn’e gelecek olursak Satürn’ün tam anlamıyla halkalarını Cassini Uzay sondasıyla görebildik. Satürn’ün halkalarının nasıl oluştuğu ise, tam bir soru işaretidir. Ama bilim adamları bu olay hakkında şöyle düşünüyor: Bir Kuyrukluyıldız, Satürn’ün ayına çarparak ayını patlatıyor ve de bu parçalar uzaya dağılıyor. Kuyruklu yıldızda patladığına göre bu yıldızın parçalarıyla ayın parçaları, Satürn’ün etrafında toplanmıştır. Satürn daha sonra yerçekimi kuvveti sayesinde bu parçaları etrafındaki yörüngeye yerleştirdi ve de halka şeklinde bu parçalar bu yörüngede oluşabildi. Satürn’ün uydusu olan Enceladus ise, Evren’deki en parlak gök cismidir. Nasa, burada da hayat olduğunu düşünüyor. Burada da patlayan buz volkanlarına rastlandı. Bu da bu buzun altında sıvı su olduğuna işaret ediyor. Satürn’ün uydusu olan Titan’da ise, devasa büyüklükte metan denizlerine rastlandı. Bilindiği üzere Metanın sıvı hali, suyun donma derecesinin de altındadır. Bu nedenle Metan, Titan’da sıvı haldedir. Peki, şöyle bir soru sorsam acaba ne derdiniz? Titan’ın yerçekimi kuvveti bilindiği üzere Marstan da daha düşüktür. Peki, Mars’ın atmosferi yok denecek kadar azdır ama Titan’ın atmosferi neden Dünyanın atmosferinin 4 katıdır? Bunun nedenini söyleyeyim; Bunun nedeni sıcaklıkta ve yerçekiminde gizlidir. Örneğin Titan çok uzak olduğu için Güneş Işığı bu uyduya fazla gelememektedir. Bu nedenle de bu uydunun atmosferi ısınamamakta ve de buharlaşarak Uzaya kaçamamaktadır. Biz Fizikçiler, bu olayı şöyle yorumluyoruz: Isınan her şey, Uzaya kaçıp gider. Eğer yerçekimi çok yüksekse bu sefer işler değişmektedir. Çok yüksek Yerçekimi kuvveti, herhangi bir yıldız tarafından ısınarak enerjik hale gelen gazları yakalayabilir.  Bu olayı da Dünyamızda görebiliriz. Ayın hiç atmosferi olmamasına rağmen Dünyanın Atmosferi olması gereken miktarlardadır. Yine bu olayı en basit bir şekilde Çin fenerinde de gözlemleyebiliriz. Çin feneri, yakılıp bırakıldığında uçarak Atmosferin ta yukarılarına kadar çıkar. Bu da gazların ısınarak enerjik hale gelmesi olayını tasvir etmektedir. Titan’ı ise,  Cassini’ye yapışık haldeki Huygens adlı sonda sayesinde biliyoruz. Bu araç ilk defa Güneş Sisteminin dışındaki bir uyduya inen bir uzay aracıdır. Titan’daki metan yağmurları, Dünyadaki yağmurların iki katıdır. Burada, Tolüen denilen bir madde de tespit edilmiştir. Bu maddenin hayatın başlangıcı olduğu sanılıyor. Bu maddenin Enceladus, Titan(Taytın) ve Europa’da da bulunduğu sanılıyor. Mars’ın uyduları olan Phobos ve Deimos ise, Uzayda iki göktaşı olarak Mars tarafından yakalanmış ve de daha sonra Mars’ın Uydusu olmuştur. Ama ilerde Phobos giderek Mars’a doğru yaklaşacak ve de en sonunda Mars’a çarpacaktır. Deimos ise, ilerde Marstan uzaklaşarak Uzayda sürüklenip gidecektir. Bilim adamları, Neptün’ün uydusu olan Triton’un Güneş Sistemindeki esir uyduların en büyüğü olduğunu belirtiyor. Triton’un çapı ise, 2700 km’dir. Ama bu uydunun bir hikâyesi vardır. Bu uydu, Neptün’ün dönüş istikametinin tersi yönde dönmektedir. Bilim adamları bu olayın, Triton’un bir gezegenin doğumundan geriye kalan enkazdan meydana gelmediği anlamına geldiğini belirtiyor. Yoksa Triton, Neptün’le aynı yönde dönerdi. Bilim adamları bu ayında ömrünün sonunda Neptün’e çarparak böylelikle Neptün’ün, ilerde Satürn’e benzer bir halka oluşturacağını belirtiyor. Dünyanın uydusu olan Ayın oluşması da tam bir muammadır. Apollo 11 Astronotları, Aya çıktığında Aydan Ay taşı getirmişlerdi. Daha sonra da bu Ay taşını inceleyen bilim adamları, Ay taşının kimyasal özelliğiyle Dünya kabuğundaki kayaların kimyasal özelliğinin birbirine benzediğini belirttiler. Bilim adamları bunun nedenini teorileştirerek şöyle yanıtlıyor: Tea adındaki bir devasa gezegen öyle muhteşem bir açıyla Dünyaya çarptı ki daha sonra da bu çarpışma Dünyadan bir parça kopardı. Bu parçalar ve Tea’dan saçılan parçalar böylelikle Ayı oluşturdu, diyor ve de ekliyorlar. Ayın yoğunluğu ise Dünya’dan çok daha düşüktür. Bu da bize Ayda demir olmadığını gösterir. Gerçektende Ayda demir yoktur. Ay sadece kayadan ibarettir. Eğer uydularda bir yaşam bulunursa bu bizim bildiğimiz bir yaşam değil de farklı bir yaşam olabilir. Eğer Aylarda yaşam bulunursa bu olay bize hayatın sadece Dünyaya özgü olmadığını gösterecektir. Kısacası Aylar, Evren’in işleyişini bize anlatıyor. Yani Uydular, bizlere Güneş Sisteminin bilinmeyen hikâyesini ve de nasıl hareket ettiğini anlatıyor.

Karadelikler, Evren’deki en muazzam yerlerden biridir.Eskilerin bir deyişi vardır: Yukarı giden her şey aşağı iner diye. Ama bu olay Karadelikler söz konusu olduğunda geçerli değildir. Karadelikleri bu kadar güçlü yapan da yerçekimidir.Eğer Dünyamız bir Karadelik tarafından yutulmak istenseydi bu Karadeliğin, Jüpiter’e kadar yaklaşması yeterli olacaktır. Mesela elimizdeki bir taşı çok kuvvetli bir şekilde havaya doğru fırlatırsak, Dünyanın yerçekimini yenerek ilerlemeye devam eder. Eğer bu taşı çok daha kuvvetli bir şekilde fırlatsa idik, hiç şüphesiz Güneş Sistemimizden de çıkabilirdi. Ama bu taş bir karadeliğin çok yakınından geçse idi, işte o zaman oyunun kuralları değişmesi gerekirdi. Nedeni ise, Karadeliğin çok yakınından geçip gitmeyi Evren üzerindeki hiçbir güç başaramaz. Eğer bu taşı Işık hızında fırlatsa idik, ki bu imkânsız, yine Karadeliğin çok yakınından geçip gitmeyi başaramayacaktır. Işık bile bu durumda Karadelikten çıkamaz.  Karadelikleri Evren’de bulabilmek için Hipernova patlamalarına bakmak gerekiyor. Tabii ki bu patlamada çok güçlü Gama ışınları oluşuyor. Nasa, Gama Işınlarını bulmak için Uzaya Gama Işını tespit aracı gönderdi. Shandra Gözlemevindeki X Işını Teleskobu, Evren’deki birçok Gama Işını patlamasını gördü. Hatta bu gözlemler neticesinde 1 günde bir Gama Işını patlaması olduğuna inanılıyor. Mesela bilinen En Büyük yıldız, VY Canis Majoris patladığında süper bir Karadelik olacağı belirtiliyor. Karadelikleri Evren’de bulmak için bir diğer yöntem, yıldızın ışığına yaptığı etkidir. Herhangi bir Karadelik bir yıldızın önünden geçerse, yıldızın ışığını belli bir süre hapseder. Ama bu yöntem samanlıkta iğne aramaya benziyor. Ama bu sistem kullanılarak bir karadelik, çok kısa zaman aralığında yıldızın önünden geçerek göründü. Dünya, Güneşin Etrafında döner ama Güneş neyin etrafında döner? Bu her zaman Astronomide sorulan bir soru olmuştur. Güneşimizin de dahil olduğu Güneş Sistemi, Samanyolu Galaksisinin merkezindeki bir Süper Karadeliğin etrafında dönüyor. Big Bang olduğunda Evren’e gaz fışkırdı. Bu gaz birleşerek büyük yıldızları oluşturdu. Bu büyük yıldızlar da patlayarak Karadelikleri oluşturdu. Yerçekimi, bu Karadelikleri birleştirerek bir büyük Karadelik haline getirdi. Bu Karadelik daha fazla gazı açığa çıkardı ve de yeni yıldızlar bu gazdan meydana geldi. Daha sonra ise, ilk Galaksiler oluştu. Daha sonra bu Karadelik, enerji patlamasıyla bir göktaşını yaktı ve de bu göktaşı da Evren’de toz parçası halinde yayıldı. Daha sonra da bir sürü gaz, etrafa yayıldı. Gökbilimciler bu gökcisimlerine bakarak Evren’de kaç tane Karadelik olduğunu ve de Evren’in nasıl çalıştığını, geliştiğini bulmaya çalışıyor. Şimdi ise, bilim adamları Samanyolu’nun merkezine bakarak Süper Büyük Karadeliği görüntülemeye çalışıyor. Bunun içinde Dünya genişliğinde bir ayna olması gerekiyor. Ama bu optik teleskop aynası değil de Radyo teleskop aynası olması gerekiyor. Bunu ise, bilim adamları Boston yakınlarında kurulan bir Radyo teleskopla yapılabilineceğini belirtiyor. Ama bilim adamları bundan daha güçlüsünü kullanarak yani 500 kat daha güçlü ve de 16.000 km uzunluğunda bir Radyo teleskopla Samanyolu’nun merkezindeki bu yere baktıklarında gerçektende Karadeliğe benzer bir şey gördüler. Ama bu teleskop, Dünya Üzerindeki birçok Teleskobun birleşimiyle oluştu. Karadeliğin olay ufkunu görmek için de daha fazla Teleskoba ihtiyaç vardır. Karadeliğe Matematik gözüyle baktığımızda ise, oraya düşen bir insan ölmeyebiliyor. Zamanda yolculuk mümkün ama pratik değildir. Karadeliklere ise, fizikçiler zamanda yolculuk gözüyle bakıyor. Gerçektende Karadeliklerde Zamanda yolculuk yapılabilinir. Mesela Gelecek Nesiller bu teknoloji üzerinde eğitim almış olabilir ve de size birisi senin büyük büyük büyük dedenim derse sakın ha kapıyı yüzüne kapatmayın. Belki de Karadeliklerin diğer ucunda bir büyük Patlama oluşuyor olabilir veya Karadelikler diğer Evrenlere açılan kapılarda olabilir. Nedeni ise, Karadeliklerin içinde bir sürü gaz ve madde yığını vardır ve de buda öbür tarafa patlama olarak çıkabilir. Veya Karadelikleri Evren’de Solucan Delikleri gibi de kullanabiliriz. Böylelikle zamanda yolculuk yapılabilinir ve de daha sonra Evrenimize geri dönebiliriz. Karadelikler, Evren’in içinde çok büyük bir role sahiptir. Örneğin Karadelikler olmasaydı, biz olamazdık desek herhalde abartı olmaz. Varlığımızı tam anlamıyla Karadeliklere borçluyuz. Ama bu hikâyenin sonu değildir. Karadelikler hakkında hala keşfedilmeyi bekleyen büyük sorular vardır. Çünkü Karadelikler, Evren’in Efendileridir.

Yıldızlar, Evren’deki yaşamın kaynağı ve de Evren’deki en büyük simyagerlerdir. Örneğin Dünyada gördüğümüz her şey bir Yıldız tozundan meydana geldi. Mesela Karbon, Kobalt ve de daha sonra Demir ve de Altın gibi maddeler. Kısacası biz, her şeyimizi Yıldızlara borçluyuz.  Yıldızlar hakkındaki her şeyi ise, Güneşten öğrendik. Güneş bize hayat veren en yegâne cisimdir. Güneş olmasaydı biz olamazdık. Örneğin Bitkiler, Güneş Işığı sayesinde Fotosentez yaparak Karbonhidrat üretiyor. Biz de bu Karbonhidratları yiyerek enerji sağlamış oluyoruz. Petrol de Güneşin bize armağanıdır. Petrolün oluşmasını sağlayan canlılar ise, Güneş Enerjisi sayesinde yaşamışlar ve de bu enerjiyi depolamışlardır. Biz de bu enerjiyi kullanarak arabalarımızı çalıştırıyoruz. Bu enerjiyi çok yakmak ise, Dünyaya bir sera etkisi yaratıyor. Bu sera etkisinin azı iyidir ama çoğu zararlıdır. Az Sera etkisi ise Denizi sıvı halde tutuyor ama çok sera etkisi de Dünyanın Kutuplarındaki buzu eriterek Deniz seviyesinin artmasına neden oluyor. Bu artan su seviyesi de Dünya için çok tehlikelidir. Güneş, Güneş Sisteminin merkezindedir. Bütün Gezegenleri Güneş, Yerçekimiyle yönetir. Bu buluşu ise, Kopernik yapmıştır. Bu olay hakkında da Kopernik şöyle demiştir: Güneş bütün Gezegenleri yerçekimi denilen bir şeyle Demir yumrukla yönetmektedir. Güneş 3 katmandan oluşuyor. Güneşin çekirdeği, 15 milyon derecedir. Güneşin dış katmanı olan Işık Küre ise, 5500 derecedir. Güneşin 2.dış katmanı olan Renk küre ise, 10 milyon derecedir. Güneşin en dış katmanı olan Corona ise, 15 milyon derecedir. Bilindiği üzere bir sobadan uzaklaştığımızda sıcaklık azalır ama bu olay Güneşte çok farklı işlemektedir. Çünkü Güneşten uzaklaştığımızda sıcaklık olağanüstü bir şekilde artmaktadır. Bunun nedenini ise Bilim adamları, manyetik alanlar olduğunu belirtiyor. Bu manyetik alanlar ise,  Güneşin kendi çevresindeki dönüşünün Güneşin yüzeyinin her yerinde aynı olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu farklılıkta Güneşte çok büyük manyetik alanlar oluşturuyor. Bu manyetik alanlar koptuğunda ise, Uzaya çok büyük bir enerji akımı fırlıyor. Bu enerji akımına ise de Güneş Rüzgârı denmektedir. Bu Güneş Rüzgârı ise,  proton ve elektronlardan oluşuyor. Bu enerji akımı da daha sonra Dünyadaki uydulara çarparak etkisiz hale getirebiliyor. Hatta bu enerji akımı, Uluslararası Uzay Üssündeki Astronotları bile etkileyebiliyor. Örneğin Eta Karaney’in Güneş Rüzgârı bize çarpsaydı bizim Dünyamızda yaşam oluşamazdı adeta her şey yanardı. Güneş Rüzgârının etkisi ise, Plüton’un dışına kadar uzanabiliyor. Buralara kadar ulaşan Güneş Rüzgârı, Uzaydan gelebilecek kozmik ışınlara karşı Dünyamızı ve de Güneş Sistemindeki bütün gezegenleri bu kozmik ışınlara karşı koruyabilmektedir. Dünyayı Güneş Rüzgârından koruyan ise, Dünyanın manyetik alanı ve de kalın atmosferidir. Ayrıca Dünyanın atmosferindeki Ozon sayesinde Güneşin yaydığı Morötesi ışınımın bize ulaşması büyük ölçüde engelleniyor.  Ozon tabakası ayrıca bizim için çok faydalı olan B vitamininin de Güneşten bize ulaşmasını sağlıyor. Yıldızların nasıl oluştuğu ise, Einstein’ın E=mc2 formülü ile bilinebilmiştir. Bu formül sayesinde Yıldızın enerjisini, içindeki maddelerden aldığı öğrenildi. Örneğin Yıldız, enerjisini hidrojenden almaktadır. Güneşin çekirdeğindeki 700 milyon ton hidrojen, helyuma ve artık enerjiye dönüşmektedir. İşte bu enerji de foton olarak 1500 yıl kadar sonra Güneşimizin dış yüzeyine taşınır. Daha sonra da bu fotonlar 8 dakika sonra Dünyaya ulaşıyor. Güneşte 15 dakikada üretilen enerji örneğin Dünyamızda tüketilen 1 yıllık enerjiye eşittir. Eğer bu enerjiyi kullanabilseydik, Enerjide devrim yapabilirdik.  Güneşimizin ölümünün ise, 5 milyar yıl sonra olacağı belirtiliyor. Güneşimizin ömrünün sonundaki çapı ise, 160 milyon kilometreye ulaşacak ve de bu safhaya Kırmızı Dev safhası denilecektir. En sonunda da Güneşimiz Elmasa dönüşecektir. Yani bu evreye Beyaz Işıklı Yıldız veya Nötron yıldızı da denilmektedir. Bu yıldız Dünyamızdan da büyük olmayacaktır. Bu ana gelmeden önce de Güneşimiz çok şişecek ve de Dünyayı içine alarak daha sonra da Dünyayı yakıp kavuracaktır. Güneşimizle ilgili diğer büyük sorulardan biri de Güneşimizin yüzeyinde bol miktarda bulunan Lityum Elementidir. Bilindiği üzere Lityum elementi Jüpiter gibi gaz gezegenlerde bulunur. Ama Güneşimizde de bulunması bize Güneşimizin doğum evresinde başka bir gaz gezegenle mi çarpıştığı sorusunu aklımıza getiriyor? Bilim adamları tarafından bu sorunun cevabının da bu yönde yani Güneşimizin ilk evresinde başka bir gaz gezegenle çarpıştığı belirtiliyor. Açık bir gecede ortalama gökyüzünde 3000 civarında yıldız görünür. Örneğin Bettelgeuse adındaki yıldız bizim Güneşimizden 20 kat daha ağır ve de çapı da örneğin Jüpiter’e kadar ulaşabiliyor.  Onun içindir ki Bettelgeuse’un çekirdeğinde olup bitenler Güneşimizin çekirdeğinde olup bitenlerden bir hayli farklıdır. Güneşimizden daha büyük yıldızlarda vardır. Mesela Eta Karaney. Eta Karaney, Bettelgeuse’dan da daha büyüktür. Ama saptayabildiğimiz en büyük yıldız ise, Vy Canis Majoris adlı dev yıldızdır.  Vy Canis Majoris, Evren’deki En büyük yıldızdır. Peki, bu yıldızların ölümü nasıl olmaktadır? Yıldız hidrojeni yakmayı bıraktığında, bu sefer yıldızdaki yerçekimi kuvveti daha da güçlenir. Ama yıldız çökmemek için bu sefer helyumu yakmaya başlar. En sonunda da yakacak bir şeyi bulamayan yıldızın çekirdeğinde demir oluşur. İşte bu demir de yıldızın ölüm fermanıdır. Demir oluşmaya başladıktan 2 saniye sonra da Yıldız, Süpernova biçiminde patlar ve de daha sonra etrafa bir Süpernova kalıntısı bırakır. Bu Süpernova kalıntısının içinde de yaşamı barındıran Yıldız tozu, Altın, Gümüş ve Platinyum gibi atomlar vardır. Aslında ilk yıldız, Büyük Patlamadan 200 milyon yıl sonra oluşmuş ve de daha sonra bu yıldız çok kısa bir sürede patlamıştır. İşte Evren’de gördüğümüz her şey böyle oluşmuştur. Trilyonlarca yıl sonra da Evren’de hiçbir yıldız kalmadığında Evren çok karanlık ve çok soğuk bir yer olacaktır. Biz aslında yıldızların altın çağında yaşıyoruz. Nedeni ise de Evren’in yıldızlarla kaplı olduğudur. Arkadaşlar, her zaman şunu unutmamanızı istiyorum: Biz yıldızların çocuklarıyız.

Süpernovalar, Evren’in En Muhteşemleridir. Örneğin; biz insanlar Süpernovadan meydana geldik. Süpernovada üretilen enerji Güneşimizin 10 milyar yılda ürettiği enerjiye eşittir. Etrafımızda gördüğümüz her şey Süpernovadan meydana geldi. Örneğin Demir. Güneşimizin 1,5 katına eşit olan bir yıldız patladığında Süpernova oluşur. Ama demir gibi elementler 1.Sınıf Süpernovada oluşmaktadır. Peki, Süpernovayı Fizik Bilimiyle nasıl anlatabiliriz sizce?  Süpernova kısaca şöyle izah edilebilinir: Yaşam sürelerinin sonuna gelen yıldızlar, Kütle Çekimi sayesinde çöker. Bu çökme sonucunda da Yıldızdan yayılan dalgalar, Yıldızın dış katmanıyla çarpışır. Bu çarpışma sonucunda da büyük bir patlama oluşur. Bu patlamanın sıcaklığı ise, 100 milyar derecedir. İşte bu patlamaya  biz Fizikçiler, Süpernova diyoruz. 1.Sınıf Süpernovada ise, yıldızlar çifttir. Bu sistemlere Starnova deniyor. 2.sınıf Süpernova ise, devasa yıldızlardan ve de tek yıldız sisteminden oluşmaktadır. Bu yıldızlar patladığında ise, Altın, Platin, Kobalt, Nikel gibi elementler oluşur. Bu yıldızlar patladığında da çekirdeğinde çok ağır bir yıldız olan nötron yıldızı oluşur. Örneğin bir çay kaşığı nötron yıldızı, 90.000.000 tondan ağır gelmektedir. Eğer bu nötron yıldızını Dünya yüzeyinde bırakacak olsaydık, Dünyayı tereyağı gibi kesip aşağıdan çıkardı. Süpernovaları anlamak isteyen bilim adamları, bu yıldızları simüle eden bir programla bu yıldızları bilgisayarda patlattı. Gerçekte oluşan bir Süpernova patlamasından elde edilen enerjiyle, simüle programdan elde edilen Süpernova enerjisi birbirine eşit çıkmadı. Bilim adamları bu farklılığı teşkil eden, %99 oranındaki enerjinin nereden geldiğini araştırdığında bu enerjinin Nötrino denilen bir parçacıktan kaynaklandığı tespit edildi. Bu olayı da Uzayda gözlemleyen bilim adamları gerçektende oluşan kayıp enerjinin Nötrinolardan Uzaya fırlatıldığını gözlemledi. Nötrinolar, Atomlardan trilyonlarca defa daha küçüktür. Nötrinolar ayrıca bütün Nükleer sistemlerden de elde edilmektedir.  Örneğin Atom Bombası, Nükleer Santraller gibi. Süpernovalardan çok daha güçlü bir patlama türü ise, Hipernova patlamalarıdır.Ama Süpernovalar, Hipernovalardan çok daha yıkıcıdır. Çünkü bir Süpernova patlaması tüm yönlere etki etki etmektedir. Peki, bana şöyle bir soru sorabilirsiniz? Dünyamız neden bir Süpernova patlamasında etkilenmiyor. Ben de bu soruyu şöyle yanıtlıyorum: Dünyamız bir Süpernova patlamasından etkilenmemek için gerekli uzaklığa sahiptir. Örneğin bir Süpernova patlamasından etkilenmemek için 50 ışık yılı uzaklıkta olmak gerekiyor. Bir Hipernova patlaması ise bir yıldızın kuzey ve güney yönlü patlayarak Uzaya çok güçlü Gama Işınları fırlatmasıdır. Bu Gama Işınları ise, bir Gezegeni toza çevirebiliyor. Hipernovalardan çıkan Gama Işınının  ışık hızıyla yol aldığını burada belirtmekte fayda görüyorum. Gama Işınının  etkilerini ise çok basit bir şekilde şöyle örnekleyebilirim: Örneğin bir Gama Işınına maruz kalan cam bardak kararmaktadır. Çünkü  Gama Işını, Atomdaki Elektronları koparıyor. Su ise bu durumda Gama Işınını geçirmediği için yalıtkan olarak kullanılabilir. Hipernovaları bu durumda kısaca şöyle özetleyebilirim:  Hipernovalar hem hız hem de  ışık olarak Süpernovalardan çok daha kuvvetlidir. Peki, Hipernovalar nasıl bulundu? Hipernovaların Uzayda bulunması ise şans eseri üzerine olmuştur. Örneğin Amerika, Hipernova patlamalarını şu olaylar nedeniyle tespit edebilmiştir: Amerika, Rusya’nın Nükleer bombalarını tespit etmek için Uzaya Vale uydusunu göndermiştir. Daha sonra da Uzayda çok kuvvetli Gama Işını patlamaları olduğunu fark edince Amerika, Rusya’nın Uzayda Nükleer bomba patlattığını sandı. Ama durum ise, tahmin edilenden çok farklıydı. Bu patlama türü, Uzaydaki en büyük patlama olan Hipernovanın patlamasıydı. Evren’deki en bilindik yıldızlardan ziyade Magnetar adındaki yıldızlarda vardır. Magnetarlar, Dünyanın manyetik kutuplarından trilyonlarca daha kuvvetli manyetik alanlar üretiyor.Bu magnetarlar Güneşimizin 30 katı olan yıldızların patlaması sonucu oluşmaktadır. Eğer bir Magnetarın 1000 km yakınında olsaydık, Magnetar yıldızı bizim kanımızdaki bütün demiri silip süpürürdü. Sonuç olarak biz, Yıldızların elemanıyız. Yıldızlar, Süpernova biçiminde patlayarak vücudumuzdaki bütün atomları oluşturdu. Eğer bir gece gökyüzüne baktığınızda oralarda bir yerlerde bir Süpernova oluşmuşsa, onlarla aramızda bir benzerlik olduğunu unutmayalım.

Evren’deki Gezegenlerin oluşumu tamamen Fizik ve Kimyaya bağlıdır. Güneşe yakın olan Gezegenler kayaç gezegenlerdir. Örneğin Merkür, Venüs, Dünya, Mars. Bunlara aynı zamanda iç gezegenlerde denir. Neden kayaç oldukları ise Güneşe yakın olduğuna bağlıdır. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars gibi Gezegenler birçok Gökcisminin çarpışmasından oluşmuştur. İç gezegenlerin içinde bir tek Dünyanın manyetik alanı güçlüdür. Dünyanın manyetik alanının nasıl oluştuğu ise, şu an bilinemiyor. Dünyanın manyetik alanının, çekirdeğindeki sıvı demir magmanın hareket etmesiyle oluştuğu tahmin ediliyor. Bilim adamları, böyle bir manyetik alanı deneme amaçlı olarak bir laboratuvarda oluşturdu. Bu bilim adamları, bir kürenin içine sıvı sodyum koyup daha sonra da bu küreyi döndürdüklerinde aynı arabamızdaki Jeneratör gibi elektrik üretildi. Bu olay ayrıca sıvı demirin hareketinin de elektrik üretmesinin bir kanıtıdır. Mars’ın zamanında yüzeyinde su bulunduğuna dair bilgiler mevcuttur. Ama Mars’ın, manyetik alanı kaybolduğunda su ve atmosferi de kaybolur. Peki, Mars’ın manyetik alanı olduğunu nereden biliyorsunuz diye bir soru sorabilirsiniz? Bu soruya cevaben ben de Marstan Dünyaya düşen Alh84001 adındaki göktaşında bulunan yoğun manyetiklik özelliğini gösterebilirim.  Ama Mars’ın çekirdeğindeki manyetiklik kaybolduğunda Mars için ölüm zilleri de çalmaya başlar. Çünkü Güneşten fırlayan Güneş Rüzgârları Mars’ı silip süpürür. Bu Güneş Rüzgârları ise, çok güçlü manyetik alanlar sayesinde oluşabiliyor. Bu manyetik alanlar çarpıştığında ise, çok güçlü enerjik parçacıklar oluşuyor ve de Güneş tarafından da bu parçacıklar Uzaya püskürtülüyor. Bu parçacıkları da Astronotlar ancak uyuduğunda görebiliyormuş. Astronotların anlattığına göre bu güçlü enerjik parçacıklar kendi gözlerine ve beyinlerine çarptığı zaman görülüyormuş. Dış Gezegenler ise; Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün gibi gaz gezegenlerdir. Bu gezegenlerin gazdan oluşmalarının nedeni ise, Güneşten çok uzakta bulunmalarıdır. Bu gezegenlerin bulunduğu bölge çok soğuk ve tozla kaplı olduğu için de bu gaz ve toz yerçekimi nedeniyle birleşerek Dış gezegenleri oluşturmuştur. Dış gezegenlerin oldukça güçlü manyetik alanları bulunmaktadır. Özellikle Jüpiter’in çok güçlü manyetik alanı bulunuyor. Öyle ki bu manyetik alan, Dünyanın manyetik alanından 20.000 kat daha güçlüdür. Jüpiter’in nasıl manyetik alan oluşturduğuna gelecek olursak, Jüpiter’in derinlerindeki büyük miktardaki Hidrojen bu derinlikteki çok güçlü basınç ve sıcaklık nedeniyle metalik bir hal almıştır. Hidrojenin bu metalik hali ise, çok güçlü bir manyetik alan oluşturuyor. Bilim adamları tarafından araştırılan bu sorunun yanıtı da bu yöndedir. Ayrıca Satürn’ün ve Jüpiter’in atmosferlerinde oluşan auroraların nedeninin ise, Güneş Rüzgârları olmadığı, bu gezegenlerdeki çok kuvvetli manyetik alanlar olduğu belirtiliyor. Jüpiter’in atmosferi ise, 64.000 km derinliğindedir. Nasa tarafından Galileo uzay aracı Jüpiter’e gönderilmiş ve de bu araç Jüpiter’in atmosferinin 200 km derinliğine kadar inebilmiştir. Daha sonra ise Galileo, fazla derine inemeden yanmıştır. Nedenine gelecek olursak, Jüpiter’in derinlerine inildikçe sıcaklık ve basınçta olağanüstü bir şekilde artmaktadır.  Uzayda şu ana kadar Dünyaya benzer yaşanabilir bir gezegen bulunamadı. 2009 yılında Uzaya gönderilen Kepler uzay aracı da hala Uzayda bizimkine benzer bir Dünya keşfedememiştir. Bilim adamları yaşamın oluşması için de Gezegen üzerinde sıvı halde su bulunması gerektiğini belirtiyor. Dünyamıza Uzaydan baktığınızda mavi bir renkte olduğunu görürsünüz. Nedeni de Dünyamızda bulunan büyük miktardaki sudur. Suyun nereden geldiği sorusunu ise, Bilim Adamları şöyle cevaplıyor: Uzaydaki Meteor ve Kuyruklu yıldızların Dünyaya çarpması sonucunda.  Şu ana kadar 400 kadar Gezegen bulundu ama bu gezegenler bizimkine benzer gezegen değillerdir. Araştırmalar bu yönde büyük bir hızla ilerlemektedir. Bu gezegen araştırmalarının nedeni ise, Uzayda 400 milyar yıldız olduğuna göre yaşamın oluşmaması ihtimalinin çok düşük olmasıdır. Çünkü bu yıldızların etrafında çok miktar da gezegen olabilir. Bu gezegenlerin biri yıldıza doğru uzaklıkta ve de suyun sıvı halde bulunduğu bir yer de olabilir. Arkadaşlar, Evimiz olan Dünya gezegeni ise, tüm Evren içerisinde Muhteşem bir yerdir.

Sizler her şeyin en iyisine layıksınız. Çünkü milyonlarca spermin içinden çıkarak hayat buldunuz. Onun içindir ki Muhteşem olan bu yazımı sizin için yazdım.

Saygılarımla,,,

Sait Saatcigil

İlgi Alanı: Fizik, Teknoloji

Lakabı   : Fiziğin Şahı

Email    : ssaatcigil@mynet.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s