EVREN’İN BÜYÜK SORULARI 1.BÖLÜM

Yayınlandı: Şubat 25, 2012 / Bilim

                         Evren sizce sonsuz mu yoksa bir sınırı var mı? Bu soru her zaman bilim adamlarını uğraştırmıştır. Daha 1453 tarihinde Kopernik tarafından, Dünyanın Evren’in Merkezinde olmadığı bulunmuş ve de 1920 tarihinde ise Hubble Evren’de birçok Galaksiyi keşfetmiştir. Einstein, Evren’in sonsuz olduğunu ve bir kâğıt şeklinde olduğunu belirtmiştir. Evren’in sonsuz olması hakkında da Yunan bilim adamı Aristarkhus’ta şöyle bir yaklaşım getirmiştir; Aristarkhus, Evren neden sonsuz olsun demiştir, eğer Evren’in en yakınında bir yerde durursak o zaman Evren’in sınırı burasıdır, eğer Evren’in en ucunda bir yerlerde durursak o zaman Evren’in sınırı burasıdır diyerek, Aristarkhus Evren anlayışımızın o zaman bile sonsuz değil de daha çok bir sınırı olduğunu göstermiştir. Eğer Evren’in en ucundan, Evren’in en yakınındaki halimize baksa idik, o zaman çok genç halimizi görecektik. Ama şu an bilim adamları Evren’in sonu olduğunu ve de bir şeklinin olduğunu belirtiyor. Uzayın bir şekli olduğu ilk olarak çok büyük bir isim olan Einstein tarafından belirtilmiştir. Bunu Einstein o zaman şöyle belirtmiştir; Kütle, Uzay-Zaman kumaşında bir eğiklik bir büküklük yaratmaktadır. 3 boyutlu bir Evren’de Uzayın sınırlı olduğunu bilmek için ışığı izlemek gerekiyor. Ama Işık bu uzaklığı çok uzun zamanda alacak ve de uzaydaki Kozmik Mikro Dalganın içinde kaybolup gidecektir. Eğer uzay 3 boyutlu ise, biz bir boyutundan girdiğimizde diğer boyutundan çıkamayarak başa döneceğizdir. Mesela böyle bir ortamda biz, bir odada olsa idik elimizdeki feneri karşıya tutsaydık, ışık önce ileriye gidip daha sonra da karşımızdaki duvardan arkamızdaki duvara sıçrayıp bizim arkamızı aydınlatacaktır.  Nedeni ise, ışığın çıkış yolunun olmamasıdır. Çünkü biz Evren’in içindeyiz ve de bu Evren’den de çıkamayacağımıza göre yukarıda anlattığım olayla karşılaşacağız. Bunu herhangi bir bilgisayar oyununda da görebiliriz. Evren’i, şu an Wmap uydusu tarafından çekilen görüntüler sayesinde biliyoruz. 2007 yılında Wmap tarafından çekilen Uzayın Kozmik Arka Plan Görüntüsü, bize çok net görüntüler sunmuyor. Bu görüntülerin ne gösterdiğine gelecek olursak: Bu görüntülere baktığımızda Evren’deki maddenin nerelerde yoğunlaştığını görebiliriz. Wmap uydusunun teknolojisine gelecek olursak: Wmap uydusunun 1 megapikselden düşük çözünürlükteki teknolojisi bulunmaktadır. Ama Avrupa tarafından Uzaya gönderilen Planck uydusu, 10 ile 20 megapiksel arasındaki çözünürlüğüyle bize çok yüksek çözünürlüklü görüntüler sunacak. Paris’te görev yapan bir Astronoma göre ise Evren’in, futbol topundaki gibi bir şekle sahip olduğu belirtiliyor. Bir futbol topu ise, bilindiği üzere düzgün 12 yüzlüdür. Ama bunu hesaplamak için bilim adamları değişik çözümler öne sürüyor. Bu çözümlerden biri de değişik cisimlerin çıkardığı ses frekansıdır. Müzikle ilgilenenler bunu bilir. Herhangi bir cisim bir diğer cisimden farklı bir ses çıkarır. Mesela; bir yıldız cismine vurduğumuzda farklı ses, bir yuvarlak cisme vurduğumuzda ise başka bir ses çıkar. Bunun cevabının ise, oldukça uzun süreceğine inanılıyor. Hatta Uzayda hangi dalga ses boyları var, hangi dalga ses boyları yok, bu şu an bilinemiyor. Bu da bu bilim adamları tarafından sürekli araştırılıyor. Eğer herhangi bir dalga boyu yoksa bu, bize Uzayın sınırlı olduğunu gösterecektir. Shankalisky adındaki bilim adamı ise, Big Bang sırasında etrafa çok fazla madde dağıldığını ve daha sonra da oluşan Galaksilerin birbirine çarparak aynı golf topunun bir sürü golf topuna çarpması gibi etrafa malzeme dağıtacağını öngörüyor. Bu bilim adamının gökyüzündeki izlenimlerine göre, Evren’deki Galaksiler belli bir yol izlemektedir. Galaksilerin bu yoldan gitmesine neden olan ise bu bilim adamına göre, Kara Akım denilen bir şeydir. Kara Akım ayrıca uzayın sonlu olduğunu da gösteriyor. Ama bu keşif, şüphecileri pek inandırmış değil. Bu yüzden de Shankalisky ve ekibi daha birçok gökadayı gözlemleyerek bunu kanıtlamayı düşünüyor. Başka bir bilim adamı ise, Uzayın şeklini önemsemiyor. Daha çok Big Bang’le ilgileniyor. Bu bilim adamına göre de Big Bang’e baktığımızda uzayın sonunda ne olabileceği görülebilinir. Big Bang aslında bütün sırları açıklayabilecek kapasitededir. Mesela Uzayın Şekli gibi. Bu bilim adamı teorilerini Matematiğe dökerek hesaplamış bile. Bu bilim adamının ilham aldığı olay ise; Anaokulundaki bir oyun olan, sabun kabarcığından balon yapma oyuncağıdır. Bu bilim adamı, küçükken bu sabun kabarcığı oyuncağına üfleyerek balon oluşturmuş daha sonra da büyüdüğünde bu olayı düşünerek bir teori oluşturmuştur. Bu bilim adamının öne sürdüğü teori ise şöyledir: Uzay bir kabarcığa benziyor ve de eğer bu kabarcığı çok fazla şişirecek olursak patlayacaktır. Eğer bu yuvarlak kabarcık, bir 12 yüzlünün içinde büyürse sizce ne olacaktır? Yanıt ise, uzay şimdikinden %20 daha fazla büyük olacaktır. Eğer uzay,  bu 12 yüzlünün içinde büyüyecek olursa uzayda 6 tane de yuvarlak bulunması gerekiyor. Bu teori ise şu an kanıtlanmadı. Ama Planck uydusu, çok yüksek çözünürlüklü görüntüleriyle bu soruyu çözebilecek midir? Bunu ise zaman gösterecek. Diğer bir bilim adamı ise, Evren’in Sicim Teorisine göre bir başlangıcının olmadığını belirtiyor ve de bu yönde bilgiler sunuyor. Bu bilim adamına göre de Evren’in Big Bang’den oluşma olasılığı çok düşüktür. Bu olasılık ise, 10 üzeri 23 tane sıfırdır. Bunun da çok düşük olduğu görülebilinir. Sicim Teorisine göre ise, Paralel Evrenlerin de olması gerekiyor. Bu Paralel Evrenler çarpıştığında ise, Büyük Patlama olabilir yani bizim bildiğimiz Big Bang. Bu bilim adamı tarafından da Paralel Evrenlerin olabileceğinin kanıtı olarak, 2007 yılında Wmap tarafından çekilen Uzayın Kozmik Arka Plan görüntüsündeki çok soğuk bir nokta gösteriliyor. Bu bilim adamı tarafından, bu çok soğuk noktanın başka Paralel bir Evren’in yerçekimi etkisiyle oluştuğu belirtiliyor. Ama bu bir nokta yeterli değildir. Bunun yanında daha birçok kanıt da olması gerekiyor. Bu bilim adamının öne sürdüğü Sicim Teorisi, Shankalisky tarafından öne sürülen teoriyle de 2 noktada da örtüşüyor. Ama şu an bu Sicim Teorisi kanıtlanmadı. Hatta ilerde bizim tek bir Evren’e değil de belki birçok Paralel Evren’e inanmamız gerekebilir. Ama bu Paralel Evrenler bizim Evrenimize benzemiyor da olabilir veya aynı büyüklükte de olmayabilirler. Bunu anlamak için de diğer Evrenlerin bizim Evrenimize uyguladığı yerçekimi gücüne bakmak gerekiyor. Einstein’ın ünlü bir sözü vardır: Ben iki şeyin sonsuz olduğuna inanıyorum, Biri Aptallığın diğeri de Evren’in. Ama Evren hakkında o kadar emin değilim demiştir. Evren hakkındaki gerçekleri ise gelecek belli edecektir. Gelecekte ise, İleri teknolojinin bu sorunları çözeceğine eminim.

            Zaman kavramı eskiden beri bilim adamları tarafından araştırılmış bir konudur. Acaba Zaman denilen bir şey var mıdır? Zaman ilk olarak İngiltere’deki Grenwich’te bulunmuştur. Grenwich, Başlangıç meridyeninin geçtiği yer olarak kabul edilir. Hatta zaman ilk olarak Isaac Newton tarafından araştırılmış ve de Newton,  zamanı mutlak bir şey olarak kabul etmiştir. Ama Albert Einstein, zamanın mutlak olmadığını hatta değişken olduğunu belirtmiş ve de bunu çeşitli deneylerle de ispatlamıştır. Örneğin Amerikan iyon atom saati, Einstein’ın zaman teorisini destekleyen Dünyanın en hassas saatidir. Bu saat 3,5 milyar yılda 1 saniye sapıyor. Bilim adamları, bu saati yukarı kaldırdıklarında gördükleri şey aynen Einstein’ın dediği gibi zamanın daha hızlı akmasıydı. Acaba zaman Einstein’ın dediği gibi Uzaya eklenip 4 boyutu mu oluşturuyor? Bir başka Amerikalı Bilim adamına göre ise, Zaman yoktur. Nedeni ise de Einstein’ın Genel Göreceliliğiyle Kuantum Mekaniği birleştiğinde T’nin gitmesidir. Bu T de tabi ki zaman oluyor. Bir başka Amerikalı bilim adamına göre de zaman vardır ama bunun Big Bang’den önce mi yoksa sonra mı yaratıldığı belli değildir. Örneğin bu bilim adamına göre, biz Dünyada ilerlerken her zaman bir resim gibi arkada iz bırakıyoruz. Bu etki de uzaya resimler şeklinde yayılmış olabilir. Uzayın ise, Big Bang sırasında yaratıldığı bellidir. Bir başka Amerikalı bilim adamına göre de zaman eski Yunan bilgini Parmadeus’un dediği gibi illüzyondan ibarettir yani gerçek değildir. Bir diğer Amerikalı Bilim adamına göre de Zamanın ileri akması, Entropi denen bir olayla açıklanıyor. Bu teoriye göre de düzensizlik her zaman artma eğilimindedir. Uzay eskiden düzenliydi şimdi ise düzensiz ve gelecekte de daha düzensiz olacaktır. Onun içindir ki, Geçmiş ve Gelecek arasında bir fark olmalıdır. Bu Amerikalı bilim adamına göre de bunun nedeninin, Paralel Evrenler olduğu belirtiliyor. Bir başka Amerikalı bilim adamına göre, Zaman aynı Sicim Teorisi gibi çok boyuta sahiptir. Biz her zaman, zamanı ileri doğru yatay bir çizgi olarak düşündük. Peki; Zaman, yatay değil de dikey bir şekilde ve de bu boyutların eklenmesiyle daha şekilli bir hal alabilir mi? Başka bir bilim adamı ise, ışığın hızının genel bir hız olmadığını bir Gama Işını patlamasındaki bazı çok enerji yüklü parçacıkların ışığın hızını aşabileceğini öne sürüyor. Bu teori de Fermi adındaki bir uzay aracı tarafından ispatlanmayı bekliyor. Fermi, Uzaydaki Gama Işınlarını araştıran bir uzay aracıdır. Bakalım her şeyi zaman ve ileri teknoloji gösterecek. Zamanda yolculuk yapmayı ise, Einstein’ın denklemleri sayesinde öğrendik. Örneğin Kurt Gödel, Einstein’ın denklemlerini kullanarak bu denklemi geliştirdi ve de Zamanda yolculuk yapılabileceğinin habercisi oldu. Kurt Gödel’e göre ise, Zamanda yolculuk yapmak için Evren’in dönmesi gerekmektedir. Ama Evren dönmediği için Gödel’in denklemi de geçersiz oluyor bu durumda. Kip Thorne’a göre ise,  Zamanda yolculuk yapmak için solucan deliklerini kullanabiliriz. Solucan delikleri, Evren’de mevcut olabilir ama bu daha kanıtlanmadı. Solucan deliklerini açık tutmak için de Negatif Madde denen bir maddeye ihtiyaç vardır. Negatif Madde denen bir maddenin Evren’de olup olmadığı bilinmiyor ama laboratuvarda bu madde oluşturulabiliniyor. Bilim adamları ise, Evren’de de bu Negatif Maddenin olabileceğini belirtiyor.  Başka bir bilim adamı ise, Uzaydaki Kozmik İplikçiklerden bahsediyor. Evren’de de Zamanda yolculuk yapmak için Kozmik İplikçikler denilen Uzayın birbirine dolaştığı bir yerler olabilir. Bu iplikçikler de kendi kendinin üstüne dolandığında da zamanda geriye gidilebilinir. İşte burayı yakalamak çok önemlidir. Zamanın nasıl işlediğini, nasıl bir şey olduğunu belki bir gün anlayabileceğiz ama bu konunun Bilim adamlarını çok zorlayacağı kesin görünüyor. Eğer bunu anlarsak, Tanrının zihni de okunacağı anlamına geldiği için bir gün Evren’in o karmaşık yüzünü bizim anlayacağımız ve şekillendireceğimiz bir yere dönüştürme imkânına da sahip olabileceğiz.

          Uzayda acaba 3 boyuttan fazla boyutlar olabilir mi? Bilim adamları bu boyutların Uzayda olabileceğini belirtiyor. Bir bilim adamına göre de bu boyutları gölgelerde arayabiliriz. Örneğin Platon, Maddelerin gölgesini izlemiştir. Hatta Platon, fazla boyutun cismin şeklini de değiştirebileceğini söylemiştir. Mesela, bu cismin içinde aynı şekilde cisimler olabilir ve de bu cisimler birbirine geçmiş de olabilir. Diğer bir bilim adamı ise, 3 boyuttan fazla boyutların birbirine eklendiğini ve de birbirini yok ettiğini belirtiyor. Daha sonra da bu bilim adamı, Karanlık Enerji hakkında da şöyle bir teori ortaya koyuyor. Big Bang sırasında oluşan çok güçlü ışık enerjisi, 4.boyuta kaçmış olabilir. Bu ışık enerjisini de biz, Karanlık Enerji zannediyor olabiliriz. Burada önemli olan, biz bu Karanlık Enerjiyi 4.boyuttan nasıl çıkartacağız sorusudur? Bunu da bu bilim adamı şöyle cevaplıyor; Işık enerjisini çıkartmak için biri bir yönde dönen topu diğeri de diğer yönde dönen topla çarpıştırdığımızda oluşan enerji patlamasını görmemiz gibi biz de eğer bu yoğun ışığı çıkartmak için böyle bir şeyler yapabilirsek işte o zaman 4.boyuta saklanmış enerjiyi çıkartabileceğimizi belirtiyor. Bu Ekstra boyutların olabileceğini öne süren ilk bilim adamı ise, Harvard Üniversitesinden Lisa Randall’dır. Lisa Randall, Yerçekiminin neden bu kadar zayıf olduğunu araştırmış ve de Yerçekimi ekstra boyutlara kaçarak zayıflıyor olabilir mi,  sorusunu kendine sormuştur? Daha sonra da Ekstra boyutlar sorunu ortaya çıkmıştır. Daha sonra Lisa Randall, inatla Yerçekiminin Paralel Evrenlere değil de Ekstra boyutlara kaçması gerektiğini belirtiyor. Buna dayanak olarakta Randall, Ekstra boyutların kapalı bir çember biçiminde olduğunu ve de Yerçekiminin bir bizim boyuta gelip bir de diğer boyuta gittiği yönünde bilgiler sunuyor. Bilindiği üzere Nükleer Kuvvet, Elektromanyetik kuvvet ve de Radyoaktif kuvvet hemen hemen birbirine eşittir. Ama Elektromanyetik kuvvet, Yerçekimi kuvvetinden trilyonlarca defa daha kuvvetlidir. Bunun nedeni ise belki, Yerçekiminin Ekstra boyutlara kaçtığı problemi olabilir. Diğer bir bilim adamı ise, Yerçekimine daha farklı bir açıyla bakıyor. Washington’da bulunan tesiste bu bilim adamı, Yerçekimini 50 mikrona kadar ölçtü. Bu tesisin nasıl hassas olduğunu şöyle bir örnekle anlatsam herhalde yerinde olur: Bir posta pulunu trilyonlarca parçaya böldüğümüzü ve de bu parçalarla çalıştığımızı düşünün, şimdi anladınız mı? 1906 tarihinde Galileo, Jüpiter’in uydularını gördüğünde Yerçekimi de doğmuş oldu. Nedeni ise; Galileo, Jüpiter’in bu ışıklı uydularını Jüpiter’in etrafında tutan kuvvet nedir diye kendine sorduğunda? Bunun yanıtını bulamadı. Bunun yanıtı ise, daha sonra Isaac Newton adındaki bir Fizik devinden gelecektir. Isaac Newton,  Ayı ve uyduları yörüngede tutan kuvvetin Yerçekimi olduğunu belirmiştir. Isaac Newton’un Yerçekimi teorisi genel bir teoridir ama kısa mesafeler üzerinde de doğru olduğu ortaya konuldu. Örneğin Washington’daki bu tesiste çalışan bu bilim adamı, Yerçekimini 50 mikrona kadar ölçtüğünde Isaac Newton’un hala doğru söylediğini belirtiyor. Bu bilim adamı, Ekstra boyutlar hakkında da şöyle bilgiler öne sürüyor; Örneğin Tek boyutlu bir kamıştan akan su, kamışın uzunluğuna bakılmaksızın iki bardağı aynı miktarda doldurduğunu ama kamıştan akıtılan su iki boyutlu bir sistemden bırakıldığında ise, sisteme yakın bardak yakın olmayana göre 4 kat daha fazla suyla dolu oluyor oluşudur. Bu sistemin aynısı 3 boyuttan bırakıldığında ise, bu sefer yakın olan uzak olana göre 8 kat daha fazla suyla doluyor olmasıdır.  Eğer bu sistemin aynısı 4 Boyutta uygulansaydı, bardaklardan yakın olan daha fazla suyla dolu olacaktır. Diğer bir bilim adamı ise, Yerçekimi üzerine yoğunlaşmış durumda. Bu bilim adamı, Yerçekimini çok küçük ölçekte araştırıyor. Örneğin bu bilim adamı, Einstein’ın Yerçekimi denkleminin büyük cisimler için geçerli olduğunu fakat geliştirilmesi gerektiğini belirtiyor. Daha sonra da bu bilim adamı, yeni bir yerçekimi teorisi üzerinde çalışıyor. Bu yerçekimi teorisini bilgisayar modellemesi üzerinde de inceleyen bu bilim adamı, Uzayın tek boyutlu olduğu sonucuna varıyor. Ama daha sonra bu bilim adamı, Uzayın tek boyutunda bir sürü halkalar olduğunu belirtiyor. Diğer bir bilim adamı ise, Sicim Teorisi üzerinde çalışıyor. Bu teoriye göre de Uzayın 10 boyutlu olması gerekmektedir. Örneğin bu bilim adamı, sicimleri oluşturan parçacıkların dendrit denilen bir şekil aldığını belirtiyor. Bunu da bu bilim adamı, doğayı gözlemleyerek bulmuş. Bu bilim adamı örneğin örümcek ağlarında oluşan bu şeklin neden Sicimleri oluşturan dendritlerde oluşmaması gerektiğini düşünmüş. Sicim Teorisine de kısa bir göz atmak gerekecek olursak: Sicim Teorisi, 40 yıl önce bulundu ama şu ana kadar bu teori ispatlanamadı. Cern’de inşa edilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı 27 km uzunluğunda ve de burada bu sorulara cevap bulunması bekleniyor. Ama sicimlerin burada bulunması için Büyük Hadron Çarpıştırıcısının büyüklüğünün Samanyolu Galaksisi büyüklüğünde olması gerekiyor. Nedeni ise de bu sicimleri bulmak için parçacıkları çok yüksek enerjilere çıkartmak gerektiğidir. Bilim adamları tarafından da bu çok yüksek enerjiye çıkan parçacıkları görmek için de çok yüksek çözünürlüklü yani çok kısa dalga boylu kameralar kullanılması gerektiği belirtiliyor. Onun içindir ki, Sicimleri hiçbir zaman göremeyeceğiz. Hatta bu tesiste, Küçük Karadeliklerde oluşabilir. Ama bu Karadelikler çok kısa bir zaman içerisinde kaybolacaktır. Arkadaşlar, Belki de biz çok boyutlu bir Evrende yaşıyor olabiliriz. Belki de biz bunu bilemeyeceğiz ama Tanrı bunu kesinlikle biliyordur. 

         Uzay- Zaman hiç bilmediğimiz şeylerle dolu. Örneğin şu ana kadar bildiğimiz Radyoaktiflik hızının sabit olmadığı belirlendi. Bunu ise Güneşte görebiliriz. Güneşte oluşan patlamalar öncelikle Uluslararası Uzay Üssündeki astronotları etkiliyor. Bilim adamları, Uluslararası Uzay Üssündeki astronotları korumak amacıyla Güneş Patlamalarını incelemeye aldıklarında şunu gördüler: Güneşte oluşan Radyoaktiflik hızı sabit değildir. Bilim adamları bunu anlamak için de Güneş Patlamalarını şematik olarak gözlemlediler ve de şemada Güneş Patlamalarının önce düz bir yüzeyde ilerledikleri daha sonra da sapma göstererek hızını arttırdıkları saptandı. Bu olayı ise, radyasyonla tedavi yapan hastanelerde örneğin kanser tedavi hastanelerinde, tıp alanında ve de ilgili diğer bütün sektörlerde kullandığımızda devrim yaratılabilinir. Bildiğimiz kadarıyla Kuantum Mekaniğinin içinde belirsizlik hakimdir. Yani Atomun içinde bulunan elektronların yerini tam olarak bilemediğimiz için bu elektronları rassal olarak hesaplıyoruz ve de bu elektronlar her iki yerde de olabiliyor. Amerikalı bilim adamları bunu deneysel olarakta doğruladı. Örneğin bir silikon parçasını suyun üstüne attıklarında bu silikon parçası suyun üstünde adeta durabiliyor. Diğer bir deneyde de Amerikan bilim adamları ışık fotonlarını iki delikten geçirdiklerinde şöyle bir durumla karşılaştılar: Işık fotonları bu deliklerden geçmek için sadece bir deliği kullanmamış ve de ışık fotonları bu iki delikten geçerek arkadaki maddenin tüm yüzeyini doldurmuştur. Bu olay aslında şöyle gerçekleşmesi gerekirdi: Fotonlar bu deliklerden geçerken arka tarafta bir çizik şekli oluşturması gerekiyordu. Nedeni ise de bir fotonun bu iki delikten birisinden geçerek bu çizik şeklini oluşturabilmesidir. Ama burada bir foton aynı zamanda iki delikten geçmiştir. Bu ise inanılamayacak gibi geliyor ama bu foton parçacıkları bu durumda aynı zamanda iki delikten geçmiştir. Bu ise Fizikte, gözlemci sorunu olarak geçmektedir. Yani gözlemci varken fotonlar ayrı ama gözlemci yokken fotonlar ayrı davranış göstermektedir. Ayrıca bu bilim adamları bu olayı silikon parçacıklarına da uyguladıklarında silikon parçacıkları da bu çift delikten ikisini kullanarak suda ilerledi. Bu tarihi gözlemler,  Kuantum Mekaniğinin sadece küçük ölçekte gözlemlenmeyip doğa ölçeğinde de gözlemlendiğinin bir göstergesidir. Kuantum Mekaniğiyle diğer bir sorun ise, Kuantum parçacıklarının çok uzak mesafelerde de aynı şekli alabilmesidir. Yani bu durumu doğa ölçeğinde kısaca şöyle özetleyebiliriz: Bir zar atıldığında 6 geliyorsa diğer zarda bu durumda 6 gelebilmektedir. Örneğin bu Kuantum Parçacıklarının arasındaki mesafe de Cern’le – Fermilab parçacık çarpıştırıcıları arasındaki mesafe kadar olsun. İşte bu mesafede Kuantum Parçacıkları aynı şekli alabilmektedir. Ama bu mesafe örneğin Işık yılları kadar da olabilir. Bilim adamları bu mesafede de yine aynı durumla karşılaşacabileceğimizi belirtiyor. İşte bu soruna biz Fizikçiler, Kuantum Yer Bilmezliği diyoruz. Burada bir şeyi de belirtmekte fayda görüyorum: Bu kuantum parçacıklarının yer değiştirme hızının da Işıktan daha hızlı olduğu belirtilmektedir. Örneğin yukarıdaki örneğimiz olan bu zarı bir daha attığımızda bu sefer de 5 gelsin. İşte burada 6’dan 5’e geçiş süresi ışıktan daha hızlıdır denilmektedir. Ama şu an bu ne derece doğru bilinememektedir.Kuantum Mekaniğiyle ilgili diğer bir sorun da Yerçekimiyle birleşmeme özelliğidir. Yani Einstein’ın Yerçekimini formüle döktüğü Genel Görecelilikle Kuantum Mekaniği birbirine zıt karakterlidir. Bu ikisinin birleşmesi içinde ya Kuantum Mekaniği daha güçlü olacak ya da Yerçekimi daha az karşı koyacak. Veya Kuantum Mekaniği daha az karşı koyacak ve de Yerçekimi olması gereken miktarda olacak. İşte bu olduğu takdirde Genel Görecelilikle Kuantum Mekaniği yani büyüklerin dünyasıyla küçüklerin dünyası birleşmiş olacaktır. Ama şu an bu gerçekleşmedi. Kısacası Arkadaşlar, Kuantum Mekaniği bilindiği üzere bilim adamları tarafından doğrulanmış ve de en başarılı teorilerden biri olduğu belirtilmektedir. Ama Kuantum Mekaniği dünyasında yerçekimi nasıl işlemektedir? Şu ana kadar kimse buna cevap bulamadı. Yerçekimini, Isaac Newton ve Einstein sayesinde anlayabildik. Einstein, Yerçekimini Uzayda bir eğiklik olarak belirtmiştir. Örneğin Samanyolu Galaksisinin, Uzayda yarattığı eğrilik gibi. Bilindiği üzere Kuantum Mekaniğinin merkezi, Avusturya Viyanadır. Burada bilim adamları, bu soruya şöyle cevap bulmaya çalışıyor: Uzay-Zaman bilindiği üzere bitişiktir ama çok yakından bakıldığında Zamanın, Uzaydan ayrılacakmış gibi olduğu belirtiliyor. Örneğin bunu resim tablolarında görebiliriz. 2 resim tablosunun kopya mı yoksa orijinal mi olduğunu anlamak için, bu resim tablolarına çok yakından bakmak gerekiyor. Örneğin bir kâğıdı, Uzay-Zaman olarak düşünelim. Eğer bu kâğıdı yırtarsak, uzaktan hiçbir şey göremeyiz ama yakından baktığımızda örneğin mikroskopla bu kâğıda baktığımızda kâğıttaki mikroskobik yırtık izlerini görebiliriz. Bilim adamları, Kuantum Mekaniğinin bulunmasındaki ana etmen olarak gösterilen elektronların da sanıldığının aksine hem parçacık hem de dalga boyu şeklinde olduğunu belirtiyor. Bunu da bu bilim adamları, Louis de Broglie adlı kişiden esinlenerek almışlardır. Broglie özellikle elektronların hem parçacık hem de dalga olduğunu belirtmiştir. Daha sonra da bu bilim adamları, bu iddianın Kuantum Mekaniğini tam olarak anlamamızda ana etmenlerden biri olduğunu belirtiyor. Bildiğimiz kadarıyla Evren’in sadece, %4,5’sını biliyoruz. Çünkü Evren’in içinde madde %4’lük bir orana sahiptir. Evren’in geri kalan kısmına ise %23’lük bir oranla Karanlık Madde, geri kalan  %72’lik bir orana ise, Karanlık Enerji hakimdir. Daha sonra geri kalan %0,5’lik bir orana ise, Nötrinolar hakimdir. Nötrinolar hakkında açılan en büyük araştırma kurumu ise,  Kanada’daki Ağır Su Detektörüdür. Kanada’da çok kaliteli Nikel Madeni bulunmaktadır. Kullandığımız paslanmaz çatal bıçaklardaki Nikel, belki de Kanada’dan geliyor olabilir. Ayrıca bu madenin en altında Nötrino parçacıklarını yakalamak için Ağır Su Detektörü kullanılıyor. Nötrinolar bilindiği üzere ışık hızından daha yavaştır ve de Güneş’teki Füzyon sırasında üretilir. Ağır Su ise, Suda bulunan bir proton ve nötrona bir nötron eklemekle oluşuyor. Bu detektördeki ağır su sayesinde Güneşteki Füzyon sonucu Uzaya fırlatılan Nötrinolar yavaşlatılarak elektrik sensörlerine iletiliyor. Bu elektrik sensörleri ise sadece 1 veya 2 Nötrino’yu yakalayabilmektedir. Ayrıca şu an bu detektörler, Evren’in %23’üne hakim olan Karanlık Maddeyi de araştırıyor. Burada araştırılan sorular arasındaki 1.sıradaki soru ise, Evren neden meydana geliyor gibi çok büyük sorulardır. Karanlık Enerjiye ulaşabilmemiz için de örneğin bir Mantıksal örnek üretebiliriz. Örneğin Dünyada biz patenle hiçbir şey yapmadan ilerleyebiliyoruz ama bunu uzayda yapamayız. Çünkü bir tepkinin olması gerekir.  Uzayda böyle bir şey ise,  yerimizde sabitlikle sonuçlanır. Ama Uzay genişlediği ve hatta şu zamanlarda Uzayın çok daha fazla genişlediği farz edilirse bunu yapanın, Karanlık Enerji olduğu belirtiliyor. İsviçre’de bulunan Hadron Çarpıştırıcısındaki Cern fizikçileri de Karanlık Enerjinin taşıyıcısı olarak Camelion adındaki bir parçacığın olması gerektiğini belirtiyor. Daha sonra da bu fizikçiler bu parçacığın Evren’de bulunan 4 temel kuvveti 5’e çıkaracağını belirtiyor. Bilindiği üzere bu kuvvetler; Elektromanyetik kuvvet, Yerçekimi kuvveti, Güçlü Nükleer Kuvvet ve de Radyoaktif kuvvettir. Bu fizikçiler bu parçacığın Hadron Çarpıştırıcısında bulunamadığının gerekçesi olarak da Camelion denilen bu parçacığın kimliğini değiştirerek yukarıdaki 4 temel kuvvete benzediğinden şüpheleniyor. Eğer Karanlık Enerjiyi tam olarak anlayabilirsek, işte o zaman Dünyadaki çoğu şey değişebilir. Örneğin Kuantum Mekaniğinin, Elektromanyetizmanın, Nükleer Kuvvetin ve de Radyoaktifliğin; Uçak Sanayisini, Nükleer bombaları, Bilgisayarları nasıl değiştirdiğini her yerde görebiliriz. Arkadaşlar, Evren’i anlamak içinde Saf Matematikten yararlanabiliriz. Nedeni ise de Evren’deki her şeyin bir şeklinin olmasıdır. Bunu Samanyolu Galaksisinin şekline bakarak veya Gezegenlerin yörüngelerine bakarakta anlayabiliriz. Örneğin Galileo, Evren hakkında şöyle demiştir: Evren Matematikle yazılmış kocaman bir kitaptır. Mesela, bir musluğun ucuna takılı hortumun ucundan akan suyu eğer havaya doğru tutarsak bu suyun yere doğru akarken bir parabol çizdiğini görebiliriz. Bu parabolde y=x2 ‘ye eşittir. Diğer bir örnek ise, elimizde bulunan bir golf topunu havaya doğru fırlattığımızda bu topun yere doğru düşerken çizdiği şekilde paraboldür. Bu da yine y=x2 ‘ye eşittir. Evren’deki her şeyin üzerinde bir matematik formülü yazılıdır. Eğer Evren’deki herhangi bir yerde Matematik yoksa o zaman biz, Fizik olarak duvara toslamışızdır. Örneğin bir proton bir elektrondan 1836 kattan daha büyük olsaydı, Evren ezilip giderdi. Veya Güneşin içindeki madde sayısı çok daha büyük miktarlarda olsaydı, Dünyada bu nedenle eriyip giderdi. İşte Evren’deki Matematik bu kadar hassastır. Fizikteki gelişme  parça parça ufak ufakta olsa ilerde Fizikteki büyük sorulara cevap bulunacağından eminim. Belki de ilerde Tanrının zihnine anlık bir bakışta atabiliriz.

        Işık hızı aşılabilinir mi? Bilim adamları bu konuya çok farklı bir bakış açısıyla bakıyor. Einstein’a göre de Işık hızına çıkılamaz. Nedeni ise, kütlesi olan bir cisim hiçbir zaman Işık hızına çıkamaz. Çünkü bir madde Işık hızına çıkmak için sonsuz enerjiye sahip olması gerekmektedir. Örneğin Einstein’ın bu teorisi Brookhaven National Laboratory’de her gün doğrulanıyor. Bu Laboratuvarda Elektronlar ancak Işık hızının %99’una kadar çıkabiliyor. Yukarısına ise, çıkamamaktadır. Nedeni ise de yukarıda anlattığım kütle artışı sorunudur. En yakın yıldıza ulaşmak isteyen bilim adamları da bunu Işık hızını aşarak değil de Uzayı eğerek yapılabilineceğini belirtiyor. Örneğin bir Uzay aracı arkasındaki Uzayı daha çok eğdiğinde önündeki Uzay alanını kısaltmış oluyor ve de böylelikle gitmek istediğimiz yere Işık hızından daha hızlı bir şekilde ulaşabiliyoruz. Bunu şöyle bir örnekle anlatsam daha iyi olur: Bir pizzadaki dilimlerin birisini çıkarttığımızda o zaman pizzanın bir tarafından diğer bir tarafına daha hızlı bir şekilde ulaşabiliriz. Bunun Evren’de uygulanmasındaki en büyük engel ise, Negatif Enerjidir. Negatif Enerji, Evren’de var mı veya biz bu Enerjiyi oluşturabilir miyiz? Şu an kimse bilmiyor.   Bilim adamları bu Negatif Enerjiyi Laboratuarda oluşturduklarını belirtiyor. Bu Enerji çok küçük olduğu için bu yöntem için şu an yeterli midir, bilinmiyor? Negatif Enerji sorunu kendini Solucan Deliklerinde de gösteriyor. Einstein’ın Genel Görecelilik Teorisi, Evren’de Solucan Deliklerinin olabileceğini belirtiyor. Solucan Delikleriyle de çok uzak noktalara çok hızlı bir şekilde gidebiliriz. Solucan Delikleri, Uzayın yırtılarak iki uzayın arasında oluşan bir kanaldır. Örneğin bu yöntemle en yakın yıldıza gitmeyi düşündüğümüzde, en yakın yıldızın uzaklığına 40 trilyon km dersek, bu mesafeyi ışık hızından daha hızlı bir şekilde kat edebiliriz. Ama Solucan Deliklerinin açık tutulabilmesi için Negatif Enerjinin de bu Solucan Deliğinin girişinde bulunması gerekiyor. Negatif Enerjinin ise, bu Solucan Deliğini açık tutabileceği konusunda çeşitli tereddütler bulunmaktadır. Fizik denklemleri ise, bu soruya cevap olarak Negatif Enerjinin Solucan Deliğini açık tutabileceğini gösteriyor. Halen Negatif Enerji hakkında şüpheler çözümlenmiş değildir. Bazı Bilim Adamları ise, Kuantum Mekaniği uygulanarak bir bilginin Enformasyon şeklinde ışınlanabileceğini belirtiyor. Bu bilim adamları buna dayanak olarakta örneğin iki madeni paranın havaya atıldığında aynı anda aynı yüze sahip olduğunda ışınlamanın Kuantum ölçeğinde gerçekleşebileceğini belirtiyor. Bu bilim adamları bu olayı laboratuarda gerçekleştirdi ve de ilk atomu ışınladılar. Güneş ışığı, bir Elektromanyetik dalgadır. Elektromanyetik kuvvetin taşıyıcısı ise, fotonlardır. Bu fotonlar bu atomlara çarparak atomların davranışını düzensizleştiriyor. Daha sonra da bu iki atom bu düzensizlik nedeniyle birbirlerine bilgilerini ışınlıyor. Joao Magueijo adındaki bir bilim adamı ise, Işıktan daha hızlı gidilebilecek alanlar olduğunu belirtiyor. Bu yerlere de Magueijo, Kozmik İplikçikler diyor. Örneğin Magueijo, Big Bang sırasında Uzayın genişlemesinin Işıktan daha hızlı olabileceğini belirtiyor. Magueijo bu hızında, bu Kozmik İplikçikler adındaki geçitlerde gerçekleşebileceğini belirtiyor. Böylelikle de hem Einstein’ın altın kuralı olan Işık hızı geçilemez teorisine toslamıyoruz hem de Işık hızının üzerinde bile seyahat edebiliyoruz. Bu teoriye rakip olan Kozmik genişleme teorisi ise, Uzayın ilk başlarda çok ufak ama daha sonra da ışık hızında genişlediğini belirtiyor. Bu iki teorinin öne sürülme nedeni ise, Big Bang sırasındaki malzemenin eşit bir şekilde yani homojenize bir şekilde Uzaya dağılması sorunudur. Ama Kozmik İplikçikler ise şu an bulunamadı. Gelecekte ise, Işık hızı aşılabilinir mi bilinmez ama bu hız limitinin maddenin Işık hızına yaklaşacağı anlamında değil de Cern’de araştırılan kurt delikleriyle aşılabileceği şeklinde olabilir. Veya Uzayın Bükülüp, yolun kısaltılmasıyla da Işık hızı geçilebilinir. Bunu ise, Yüksek Teknoloji ve Gelecek gösterecektir.

                                                                   1.BÖLÜM SONU

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s