EVREN’İN BÜYÜK SORULARI 2. BÖLÜM

Yayınlandı: Şubat 25, 2012 / Bilim

          Paralel Evrenler sizce gerçek midir? Amerikalı bilim adamlarına göre, Paralel Evrenler mevcuttur. Bir Amerikalı bilim adamına göre ise, Paralel Evrenler 4.boyutta gizlidir. Uzay- Zaman denilen örtü 3 boyuttan ibarettir. 4.boyutta ise, bir örtü bulunuyor ve bu örtüler çarpıştığında da Big Bang denilen bir patlama oluşuyor. Polonyalı bir bilim adamı olan Kopernik, Dünyanın Evren’in Merkezinde olmadığını söyleyerek Fizikte bir devrim yapmıştır. Peki, Evren’in Merkezinde ne vardır sizce? Buna şu an cevap verilemiyor. Kopernikte bu soruyu yarım bırakıp gitmiştir. Evren’de Madde yanında Antimaddenin de olduğu düşünülüyor. Ama Antimaddenin Evren’de nerede olduğu ise, şu an bilinemiyor. Bunun için Nasa, Mayıs 2011’de Uzaya Ams 02 detektörünü gönderdi. Bu detektör Antimaddenin Uzayda nerede bulunduğunu bize gösterecek. Bir bilim adamı ise Antimaddenin Uzayın sınırında olduğunu belirtiyor. Nedeni ise de Big Bang sırasında Madde ve Antimadde çarpışmasının Antimaddeyi çok uzağa fırlatmasıdır. Big Bang sırasında eşit olarak yaratılan Madde- Antimadde ikilisinden neden Madde hayat buldu? Bunu şu an bilemiyoruz. Ama şu bir gerçek ki, hem Kuantum Mekaniğine göre hem de hızlandırıcılarda yapılan parçacık çarpıştırmalarında Madde ve Antimadde eşit olarak üretilmektedir. Slac’de yapılan yoğun araştırmalar sırasında da Madde ve Antimadde arasında çok küçük bir fark bulduk. Örneğin Anti B mezonu, B mezonuna göre çok daha hızlı bozunarak aradaki eşitsizliği oluşturabiliyor. Bu bozunma ise yukarıda belirttiğim üzere çok küçük bir farka tekabül ettiği ve de bu da tüm Uzayı ele alındığında Uzaydaki bütün Anti maddeyi temsil etmiyor. Bu neden yüzünden de Ams 02 uzay aracı, Dünya atmosferine çarpan kozmik ışınları araştırıyor. Çünkü bu çarpışmalar sırasında oluşan enerji çok büyüktür ve de bizim kullandığımız hızlandırıcılar da bu enerjiye yetişememektedir. Bu çarpışmaların Ams 02 aracıyla detaylı analizi sonucunda Maddenin Antimaddeye üstünlüğü anlaşılabilecek. Ayrıca Cern’deki Lhcb detektöründe de bu konu üzerinde yoğun araştırmalar yapılıyor.  Başka bir bilim adamı ise, Paralel Evrenleri Kuantum Mekaniğiyle çözebileceğini düşünüyor. Kuantum Mekaniğinde de Schrödinger’in Denklemi büyük önem taşıyor. Schrödinger, atom boyutundaki kuantum parçacıklarının atom çevresindeki herhangi iki yerde de bulunabileceğini kanıtladı. Kuantum Mekaniği bilindiği üzere çok küçük ölçekte ispatlandı. Örneğin; Elektronlar ve Atom boyutunda. Kuantum Mekaniği ise, şöyle ifade edilebilinir: Örneğin, biz bir restorana yemek yemek için gittik ve yemek listesinden bir yemek seçtik. Bir garson önümüze bir yemek getirdi. Yemeğin üstü kapalı olduğu için önümüze konulan bu yemeği bilemiyoruz. Kuantum Mekaniği bu durumda şöyle der: bütün yemek çeşitleri bu tabakta olabilir. Biz ise, bu sorunun cevabına sadece kapağı açarak ulaşabiliriz. Yani kısaca Kuantum Mekaniğini anladım diyorsanız, siz hiçbir şey anlamamışsınızdır. Ama Kuantum Mekaniği çok büyük ölçekte de geçerli mi? Deneysel bir Fizikçi ve Amerikalı bir bilim adamı, Kuantum Mekaniğinin çok büyük ölçekte de geçerli olduğunu belirtiyor. Bunu ise şöyle kanıtlıyor; Bir soğutucunun içine atılan atomlar hem soğutucu tarafından %50 oranında çekiliyor hem de %50 oranında püskürtülüyor. Bu olay ise, Fizikte bir devrimdir. Ayrıca Kuantum Efektini günlük hayatta da görebiliriz. Örneğin; Bir Lazer Anahtarlığımızı bir cama tuttuğumuzda cam, bu lazer ışığını hem geçirir hem de yansıtır. Yani bizim gördüğümüz ise, iki tane ışık noktasıdır. Camın bu davranışı ise, olağandışıdır. Çünkü Camın ya Lazeri geçirmesi ya da yansıtması gerekmektedir. Bu olay ise, fotonların olağandışı davranışını göstermektedir. Başka bir bilim adamı ise, Uzayda Karadeliklerin olduğunu ve de bu Karadeliklerin bizi Paralel Evrenlere bağlayabileceğini belirtiyor. Örneğin bu Gama Işını patlamalarıyla mümkün olabilir. Evren’deki en güçlü patlamalar, Gama Işını patlamalarıdır. Bir Karadelik içindeki bütün enerjisini başka bir Evren’e püskürteceği için, O Evren’e de aslında bilgi gönderiyor olabilir. Bizim Evrenimizdeki bir Karadelik, Paralel Evren’de ise bir Akdelik olarak gözükecek ve de o Evren’e de aslında madde püskürtecektir. Buna biz ise, Big Bang diyoruz. Örneğin, bizim Evrenimiz bir Akdelik içinden yaratılmış olabilir mi? Bu bilim adamı, bu düşüncesine dayanakolarakta Einstein’ın yarım bıraktığı düşüncesi olan maddenin Uzay-Zamanın dokusu içinde büküleceği teorisini almıştır. Einstein bu teoriyi Elie Cartan adındaki bir matematikçiyle çözüme kavuşturmaya çalışmış ama bu teoriye bir sonuç bulanamamıştır. Nedeni ise de bu sorunun cevabının çok zor olması ve de Matematiksel olarakta ifade edilememesidir. Paralel Evrenler gerçek mi bilinmez ama bizim bir ikizimiz başka Evrenlerde bulunuyor olabilir. Örneğin; biz belki de başka bir kişinin rüyasında geziniyor olabiliriz.

Ölümsüzlük acaba gerçek olabilir mi? Bilim adamları bu soruyu Termodinamiğin 2.kanunuyla olabileceğini belirtiyor. Termodinamiğin 2.kanunu yani Entropi der ki, düzensizlik her zaman artar. Ama Mishio Kaku iyi bir konsantreyle Entropinin durdurulabileceğini belirtiyor. Fizikende ölümsüzlüğün olabileceğinin önünde bir sınır yoktur. Örneğin, Kanser hücreleri.  Bilindiği üzere Kanser hücrelerinin ömrü sınırsızdır. Neden bu, vücudumuzdaki hücrelerde olmasın. Örneğin, Bilim adamları maya hücrelerinin yaşam süresini 10 haftaya kadar uzatabildi. Bilim adamları maya hücrelerindeki iki geni çıkartarak maya hücrelerinin yaşam süresini arttırdı. Eğer bu teknoloji bizim hücrelerimizdeki genlere uygulanabilirse işte o zaman yaşam süremiz çok ama çok artar. Örneğin şu an ölüme neden olan 60 gen bulundu. Belki de bizim ölümsüz olmamamızın nedeni bizim vücudumzudaki genlerdir. Ayrıca beynimiz ve diğer hücrelerimizin de yaşam süresi artarsa bu çok daha iyi olacaktır. Nedeni ise de yaşam süremizi arttırıp hafıza gibi yeteneklerimizi yitirirsek bu hiç iyi olmaz. Örneğin bunu da beynimizdeki hücreleri soğutarak yapabiliriz. Soğuk ortamlar altında hücrelerimiz daha uzun yaşayacaktır. Ama soğukluk altında su, buzullaşarak hücreleri yırtabilir. Onun içindir ki, soğukluk makül derecelerde olması gerekiyor. Böylelikle de böbreklerimiz, kalbimiz ve diğer organlarımızı da daha uzun süre yaşatabiliriz. Bir bilim adamı ise bu konuda şöyle düşünüyor: Vücuttaki atıkları temizlediğimizde de normalden daha uzun süre yaşayabiliriz. Bunu da bu bilim adamı Lizozomda bulunan atık hücreleri temizleyerek yapabileceğimizi belirtiyor. Lizozomun ana görevi ise, atıkları depolamaktır. Diğer başka bir bilim adamı ise, vücudu bir arabaya benzeterek bunun çözümünün yarış arabalarının motorunda olabileceğini belirtiyor. Örneğin, Bir arabanın en çok ısınan yeri motorudur. İnsan vücudunun motoru ise Mitokondri’dir. Mitokondri normalde vücuda enerji sağlayan bir mekanizmadır. Eğer Mitokondri’yi daha uzun süre yaşayabilmesini sağlayabilirsek, İnsan ömrü 5 ya da 10 kat daha uzun olabilir. Diğer bir bilim adamı ise, uzun yaşamanın çözümünün Kuantum Bilgisayarlarıyla olabileceğini belirtiyor. Kuantum Bilgisayarlara şu an çok uzağız ama bir gün bu bilgisayarlara erişebileceğiz. Şu an ise, insan beyni bilgisayarlardan çok ama çok gelişmiştir. Örneğin bir insan beyni, saniyede milyon kere hesaplama yapabiliyor ama bilgisayarlar ise saniyede 10-12 bit işlem yapabilmekte. Kuantum bilgisayarların ilerde bizi belki de köle yapabileceğini söyleyen bilim adamları, bunun olmasını çok uzun sürelere bağlıyorlar. Diğer bir bilim adamı ise, ölümsüzlüğü bilgisayar programıyla çözebileceğini belirtiyor. Bu Matematikçi tasarladığı bilgisayar programının içinde hücrelerin birbirine bağlanma sayısının çok hassas bir biçimde hesaplandığını belirtiyor. Ve de böylelikle çok uzun yaşam sürelerine ulaşabileceğimiz öngörülüyor. Kısacası Arkadaşlar, Vücudumuzda bulunan hücrelerin ne çoğu ne de çok azı uzun yaşamı sunabilir. Uzun yaşamın teknolojik formülü ise, gelecekte bulunabilir mi bilinmez ama bence ölümsüzlüğü bize ancak bizi yaratan Yüce Tanrı bahşedebilir. Belki de ölümsüz olamamamızın nedeni İnsan olmamızdır. Çünkü çok uzun süre yaşadığımızda bu bize belki de mutluluktan ziyade mutsuzluğu verecektir.

Dünyada yaşam nasıl başlamıştır? Örneğin cansız bir şey nasıl canlı bir hale dönüştü? Bilindiği üzere Yaşamımızın Kaynağının Amino Asit olduğu düşünülüyor. Bu Amino Asitler ise birleşerek proteinleri oluşturmuştur. Proteinin işleyebilmesi için de bir Dna’ya sahip olması gerekiyor. Bu Dna ve Amino Asitler ise nereden gelmiş olabilir? Bilim adamları yaşamın Kuyruklu yıldızlardan geldiğini belirtiyor. Tabii ki bu durumda proteinlerde Kuyruklu yıldızlardan geliyor. Peki, bunu nasıl bilebiliyoruz? Stardust Projesini duymuşsunuzdur? Bu projede bir Uzay aracı bir Kuyruklu yıldıza çarptırıldı. Bu çarpışma sonucu yıldızdan kalan artıklar incelendiğinde içinde bir mikrobiyal yaşam keşfedildi. Ama yaşamın ana elemanı olan proteinler nasıl oluştu? Bilindiği üzere yaşamın oluşabilmesi için proteinlerin polimer biçimli olması gerekiyor. Yani monomer biçimli değillerdir. Hatta tüm hücreler bir hücre duvarına sahiptir. Ama DNA nereden gelmiş olabilir? Bunu da bilim adamları RNA’nın kullanılarak yapılabileceğini belirtiyor. Örneğin İngiltere’deki Manchester Üniversitesindeki bilim adamları 2 RNA’yı birleştirdi. Geriye 2 RNA kaldı. Bilindiği üzere DNA 4 sarmallı bir yapıya sahiptir. Eğer kalan 2 RNA’yı birleştirecek olursalar, DNA’nın nereden geldiği belli olacaktır. Daha sonra ise, zorlu ortamlarda bu yaşamın nasıl oluştuğuna bakacağız. Örneğin derin denizler, çok soğuk ortamlar veya çok sıcak ortamlar. Ama bu ortamlarda enerjiyi canlılar nasıl alacaktır? Örneğin derin denizlerde Güneş Işığı olmayacağına göre. Bilindiği üzere yaşayan tüm canlıların enerjiye ihtiyacı vardır. Bütün metabolizmalar değişik yollarla enerji elde ederler. Ama en sonunda bütün canlıların kullandığı enerji ATP’dir. Atp’yi ise, bitkiler fotosentez yoluyla Güneş Işığından sağlarlar. Chemobakteriler denen Mikroorganizmalar ise, hidrojen veya sülfürden Atp üretirler. Mantarlar ise, şekerden Atp üretirler. Yakın zamana kadar denizlerin altında hiç canlı yaşamadığına kesin gözüyle bakılıyordu. Ama şu an gelişmiş derin denizaltılarla, denizler altında hayat olduğu ispatlandı. Ama bu nasıl oluyordu? Örneğin denizler altında yaşayan bakteriler, Güneş Işığı olmadan bunu nasıl başarabiliyordu? Bunun çözümü: Okyanuslar altında yaşayan bakterilerin Güneş ışığı yerine Sülfürle beslenmeleridir. Sülfürün buralara kadar nereden geldiğine gelecek olursak: Denizler altında Dünyanın çekirdeğinden gelen sıcaklık, derin denizlerde bir volkan bacası oluşturuyor ve de daha sonra da bu volkan bacasının içinden çok yüksek derecede sıcaklık püskürüyor. İşte bu sıcaklıklı ortamlarda oluşan sülfür, bakteriler tarafından sindirilerek canlılığın devamı olan Atp yani diğer adıyla enerji üretiliyor. Bu olayı ise, özellikle çamurlu sudan temiz su üretme tesislerinde de görebiliriz. Örneğin çamurlu suda çok büyük miktarlarda mikroorganizma vardır ve de solunum yaparlar. Diğer bir örnek vermek gerekecek olursak: Bira yapımında kullanılan mantarlarda enerji için şekere ihtiyaç duyarlar. Örneğin mantara ne kadar çok şeker verilirse o kadar çok karbondioksit ve içki üretilir. Ama bir sefer sonra Mantar karbondioksit ve içki üretmeyi bırakır ve de ölür. Nedeni ise de Yeni mikroorganizmaların ortaya çıkması veya bu maya hücrelerinin çok yaşlanmasıdır. Kısacası mantarlar, bize uzun yıllar boyu hizmet etmiştir. Örneğin; Ekmek yapımında, Peynir yapımında ve de Bira yapımında. Peki, bu ortamları Teknolojik olarak yaratamaz mıyız? Bilim adamları da bu zor koşullarda yaşamın nasıl başladığını anlamak için Kaliforniya Teknoloji Enstitüsündeki Dikey Silah denilen bir sistemi inşa etti. Bu dikey silah saatte 25.000 km hızla atış yapabiliyor. Örneğin bu dikey silahın içine bir mermi koyup daha sonra da bir kayaya veya bir sert cisme ateşlediğimizde Dünya’ya çok eskiden çarpan Kuyruklu Yıldızın modellemesini yapabiliriz. Daha sonra da bu çarpışma neticesindeki zorlu ortamlarda cisimdeki mikrobiyal yaşamın devam edip etmediğine bakılarak bir yargıda bulunabiliriz. Arkadaşlar işte yaşam bu kadar zor ortamlarda bile vücut bulmuş olabilir. Peki, asitli ortamlarda bile yaşam oluşabilir mi, diye bir soru sorsam acaba ne derdiniz? Bilim adamları da bu konuda bir başarıya imza attı. Örneğin Aşırı Arsenikli ortamlarda bile mikrobiyal yaşam gözlendi. Bu Arsenikli ortamlar ise, bir insanın alabileceği dozdan 100’lerce hatta 1000’lerce kez daha fazlasıdır. Ayrıca Bilim adamları çok soğuk ortamlarda bile yaşamın izlerini arıyorlar. Örneğin Rus bilim adamları, yaşam izlerini bulabilmek için Güney Kutuplardaki buz tabakasını 4 kilometre kadar deldiler. Daha sonra da bu bilim adamları Vostok gölüne ulaştıklarını açıkladılar. Örneğin bu çalışma koşullarını açıklamak gerekecek olursak: Sıcaklığın eksi 90 dereceye dek düştüğü bir ortamda çalışan bu mühendisler, buz tabakasını sondajla 4 kilometre delmeyi başardı. Bilim adamları, buz tabakasının dibinde Lüksemburg’un yaklaşık 6 katı büyüklüğünde bir gölün yattığını radarlarla tespit etti. Bu arada, buzların altında gömülü sıvı su kütlesinde ne tip canlı organizmalarla karşılaşılacağı da büyük merak konusu. Milyonlarca yıldır atmosferle temasa geçmeyen göldeki mikroorganizmaların bu zaman zarfında dünyadakinden çok daha farklı bir evrim sürecine uğradığı ve yeni şekiller aldığı tahmin ediliyor. Numuneler üzerindeki araştırma, dünya dışında hayatın nasıl şekillenebileceği konusunda ipuçları verebilir. Şayet Vostok Gölü’nde canlı varlıklar bulunursa, Jüpiter’in buzla kaplı uydusu Europa’da ya da Satürn’ün yörüngesindeki Enceladus uydusunda da hayat olduğu varsayımı güç kazanacak. Veya yaşam Mars’tan da gelmiş olabilir. Peki, bunu nereden biliyorum? Bunu bilim adamları, Mars’tan Kutuplara düşen Alh84001 adındaki bir göktaşı tarafından olabileceğini belirtiyor. Bu göktaşını araştıran bilim adamları ise, içinde mikrobiyal yaşamın olabileceği belirtilerini gördü. Örneğin bu, bir bakteri şekli olduğu belirtiliyor. Ama yaşam oluşabilmesi için bakterilerin en az 200 nanometre boyutunda olması gerekiyor. Yaşam, bu boyutlardan da küçük olabilir. Mars’taki bu göktaşında 200 nanometreden ufak boyut geçerli olabilir. Bu yaşamda yaşayan canlılara ise, Nanop denmektedir. Ama bu yaşam türü ise, henüz kanıtlanmadı. Bilindiği üzere Yaşamın oluşması için Karbon temelli bir hücre ve de bu hücreninde bir Dna’ya sahip olması gerekiyor. Hatta Alh84001 adlı bu göktaşında yoğun manyetik alan da olduğu belirlendi. Bu da bize, Mars’ın 4.000.0000 yıl önce manyetik alanı da olduğunu gösteriyor. Ama Mars’ın Manyetik alanı kaybolduğunda suyu ve atmosferi de kaybolur. Belki de biz, Mars’tan da geliyor olabiliriz.

Acaba Dünyamız gibi bir gezegen Evren’de var mıdır? Dünyada oluşan yaşam acaba Evrenimiz içerisinde bir yerde oluşmuş olabilir mi? Mesela, Satürn’ün ayı Titan’da. Titan’da büyük miktarda Metan gazı bulunuyor. Ama Titan’daki yüksek soğuk Metan gazını sıvılaştırıyor. Bu da Titan’da bir deniz oluşmasını sağlıyor. Örneğin Titan’da çok büyük bir Metan denizi bulunuyor. Acaba bu Metan denizinin içinde Mikroorganizmalar yaşayabilir mi? Metanın sıvı haldeki formu ise zifte benzemektedir. Örneğin Ziftte bulunan su, %65 olduğu takdirde Mikroorganizmalar yaşabiliyor. Ama bu su oranı %50 bile olsa Mikroorganizmaların yaşayabileceği bir ortam sunmaktadır. Bilindiği üzere Mikroorganizmaların yaşabilmesi için suya ve enerjiye ihtiyacı vardır. Oksijenin bu ortamlarda olup olması önemli değildir. Nasa’nın, bir gezegende yaşam olup olmadığını anlamak için aradığı ilk şey sıvı haldeki sudur. Satürn’ün halkalarının içinde Enceladus denen bir gezegen vardır. Bu gezegende Kaplan çizgileri bulunduğu gözlendi. Örneğin bu kaplan çizgileri de bize, gezegenin çekirdeğinin aktif olduğunu gösteriyor. Çekirdekteki yüksek sıcaklık kaplıcalardaki gibi suyu buharlaştırabiliyor ve de böylelikle havaya da buhar püskürtülebiliyor. Örneğin Satürn’ün halkalarını araştırmak için gönderilen Uzay aracı Cassini; Enceladusta, Magmanın Volkandan çıkışı gibi buharın da bu şekilde püskürtülüşünü fotoğrafladı. İşte burası da suyun sıvı halde bulunduğu bir yer olabilir. Ama bu bir tahminden ibarettir. Çünkü, Nasa buralara kadar bir uzay aracı indiremedi. Jüpiter’e geçtiğimizde ise, Jüpiter’in ilk uydusu olan Io’da yaşam olabilir mi dediğimizde? Io, öncelikle Volkanik hareketlerin çok yaşandığı bir yerdir. Ve Jüpiter’den yayılan Radyasyondan da en çok etkilenen yer olduğu için Io’da yaşam olasılığı çok düşüktür. Nedeni ise de magmanın içinde hiçbir mikroorganizma yaşayamaz. Europa ise, Volkanik hareket yönünden kısırdır. Europa’da su, buz halindedir ve de buradaki ısı çok çok düşüktür. Buzda normalde hiçbir Mikroorganizma yaşayamaz. Ama Jüpiter’den yayılan Radyasyon Isısı, buzu hidrojen proksite çevirip ve de böylelikle Mikroorganizmalar için gerekli enerji sağlanmış olabilir mi? Yani bu buzun altındaki su, sıvı haldeyse ve de enerjiyi hidrojen peroksitten alan Mikroorganizmalar burada yaşam tutmuş olabilir mi? Nasa işte bu nedenle Europa’ya ufak bir denizaltı indirip bu buzun altındaki yaşamı araştırmayı planlıyor. Mars’a geçtiğimizde ise; Nasa, Mars’a 2 adet Uzay aracı indirmiş durumda. Bu Uzay araçları ise,  Mars’ta suyu buz halinde buldular. Acaba bu buzun içinde yaşam oluşmuş olabilir mi? Uzay araçları şu an Mars kayalarında yaşam izi bulamadı. Ama Mars’ta Volkanik hareket olduğu belirlendi. Belki de Mars’ın çok çok altında mağaralarda yaşam oluşmuş olabilir. Çünkü Uzay araçları yerin altına inemediği için buralar araştırılmamaktadır. Örneğin Dünyadaki Mağaralarda birçok Mikroorganizma yaşıyabiliyor. Bunu şu an bilemediğimiz için, bunu zaman ve gelişmiş teknoloji gösterecektir. Güneş Sistemimizin dışına geçtiğimizde ise, Dünyadaki Teleskopların buralarda Dünya büyüklüğünde bir gezegen bulmaları imkânsızdır. Niye derseniz? Cevabı Atmosferdir. Ama Nasa tarafından Uzaya gönderilen Kepler Uzay Teleskobu, çok çok küçük ışık farklılıklarını bile fark edebilecek kapasitededir. Örneğin Yıldızın önünden geçen bir gezegen kütlesine göre, Yıldızın ışığında ufak bir karartma yapar. İşte bu karartma da Kepler Uzay Teleskobunun aradığı bir şeydir. Kısacası Kepler Uzay Teleskobu, Yıldızın ışığındaki çok ufak değişimleri bile hissedebiliyor. Ama Keplerinde bir eksiği vardır, örneğin Kepler aynı anda birçok yıldıza bakamıyor. Onun içinde gezegenlerde yaşam arayışı çok yavaş ilerliyor. Ama Kepler Uzay Teleskobu, Dünya boyutlarındaki gezegenleri Evren’de bulabilecek kapasiteye sahiptir. Dünya benzeri gezegenleri bulabilmek için kullanacağımız diğer bir yöntem ise, Gezegenin Yıldızına uyguladığı yerçekimi nedeniyle Yıldızda yarattığı sallantıdır. Yani Yıldızın önünden geçen Dünya büyüklüğündeki bir gezegen, Yıldızda ufak bir sallantı da yaratacaktır. Bu sallantının nedeni ise Gezegenin yerçekimidir. İşte bu sallantıyı ise, hem Kepler hem Dünyadaki teleskoplar fark edebilmektedir. Ama bu yöntem Dünya boyutlarındaki bir gezegende işe yaramıyor. Çünkü Dünya boyutlarındaki bir gezegen, yıldızını çok ufak bir şekilde sallamaktadır. Bu sallantı da neredeyse hiç hissedilmiyor. Bu projede kullanılan Dünya Teleskoplarının amacı ise de Dünyadaki teleskoplar,  Kepler Uzay Teleskobunun gösterdiği yeri inceleyerek Keplere böylelikle yardımcı olmaktır. Ama şu ana kadar en çok Jüpiter’e benzeyen gezegenler bulundu. Bu da Evren’de en çok, Jüpiter benzeri gezegenler olduğunun bir işareti olmaktadır. Arkadaşlar şu ana kadar hiçbir yerde yaşam bulunamadı. Seti araştırmacıları da bu işe adapte olmuş durumda. Örneğin Seti araştırmacıları Kuzey Kaliforniya’ya birçok Radyo Teleskop kurdu. Bu Radyo Teleskopların neden kullanıldığına gelecek olursak: Kısacası Uzayı dinlemek içindir. Ama şu ana kadar hiçbir mesaj alınamadı. Bunun nedeni de büyük ihtimalle: Uzaydaki mesafelerin çok büyük olmasıdır. Bu mesafeden mesaj göndersek bile bize cevap, çok uzun zamanlarda gelecektir. Peki, Arkadaşlar yaşam denilen şey nedir? Yaşam, kısaca ikiye ayrılır. Birincisi, İnsan ve hayvanlardaki gibi bir yaşam. Yani Karbon temelli bir yaşam. İkincisi ise Biyolojik yaşam. Yani sulu ortamlardaki yaşamda denilebilir. Ama Arkadaşlar, yaşam denilen ortamlarda su kesin olması gerekiyor. Çünkü,  Su bir solvent oluşturarak gerekli kimyasalları birbirine bağlıyor. Ama Uzayda şu ana kadar böyle bir ortam da bulamadık. Kısacası, Uzayda yaşam olması çok büyük bir olasılık. Çünkü Uzay çok büyük ve de yaşam bir yerlerde de tohum bulmuş olabilir. Ama biz bunu en iyisi zamana bırakalım.

Arkadaşlar; Biz bunları yapıyoruz çünkü, İnsan olmanın geninde keşfetme duygusu yatmaktadır. Çünkü biz, Kâşifiz Kâşif. Aynı Kristof Kolomb, Büyük Kâşif gibi. Yazımı ise, Martin Heidegger’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: Her soru bir arayıştır.

Saygılarımla,,,

Sait Saatcigil

İlgi Alanı: Fizik, Teknoloji

Lakabı: Fiziğin Şahı

Email: ssaatcigil@mynet.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s